mesafe, berzah, vs.

mesafe fikrinin belirleyici olduğunu düşünürüm oldum olası.. izlediğim filmlerde karakterlerin yahut mekanın inşasında, kamera hareketlerinde, seste; dinlediğim şarkılardaki samimiyette yahut soğuklukta, okuduğum metinlerde tuhaf bir mesafe barometresi işler durur. kimi zaman kendini geri çeken, direnen, bir türlü yanaş(tır)mayanları hoşuma gider, takdirimi kazanır. kimi zaman da nüfuz etmesini isterim okuduğum, dinlediğim, gördüğüm şeyin: müdahale beklerim..

çevremdeki kişiler için de aynı aslına bakarsanız: kimi zaman aşılmayacak mesafe yoktur da kimilerinin de az ötede kalması en hayırlısıdır.

müzisyen, sinemacı, ressam, her kimse işte karşımdaki, kimi zaman yaptığı işte kendine karşı mesafesini de hayli açıkça ortaya kor. bugün iki kadının albümlerine referans verip geçeceğim: intro'dan ileri gidesim yok.


517xzkvyjnl_ss500_


istek ve öneri kutumuzdan son çıkan albüm kate nash'in made of bricks adlı işi. açılıştan itibaren yakından çok yakına salınan bir berzah üzre ilerliyoruz.. "play"deki yakınlığı zaten hoparlörlerdeki patlamalardan sezebiliyoruz. oynamak istediğini bu kadar açık, ama tatlı bir şımarıklıkla ifade eden başka kim var? başka bir şarkıda "why you bein' a dickhead for?" diye her kime soruyorsa, belli ki sorarken burunları birbirine dokunuyor. pek çok şarkıda sözünü sakınmayan hatun kişi, kimi yerlerde cranberries havalarına bürünse de neyseki çabuk sıyrılıyor bundan; ve "merry happy"nin ikinci yarısında ve bonus track'ta kanepemizde uyuyakalacak kadar tuhaf bir samimiyet geliştiriyor.


ta-bfp


izleyicisine ve dinleyicisine hayli soğuk, uzak bir yerden seslense de (ve bu haliyle fena halde etkileyici olsa da) lirikleriyle teşhirci bir ruha sahip olduğunu açık eden bir kadın daha var, kate nash'in bana anımsattığı: pek tabii ki tori amos.. kendilerine en çok yaklaştığım albümü ise boys for pele

tuhaf havalar

bu isimde bir kitap mı vardı? olabilir.. "tuhaf hava"ydı sanırım.. neyse.. zaten haftada bir teptiğim yolda, bu kent için antik sayılabilecek bir mahallenin içinden geçerken de "sevil berberi" diye bir dükkan görüyorum. tuhaf olan yalnız hava değil yani: yer de tuhaf.. onur ünlü'nün (ki aslında kendisi ah muhsin ünlü mahlasıyla müthiş tuhaflıkta şiirler de döktürmüştür; mutlaka okunmalıdır) polis adlı şahane deli saçmasında "hayat tuhafiye"nin kapalı kasa arabasının kayan kapısı (bıktırtan isim tamlaması, zincirleyen isim tamlaması, anlam'ı kendine zincirleyip bırakmayan obsesif kompülsif isim tamlaması) bizi bir gerçekle başbaşa bırakıyordu: hayat tuhaf!


ah


vi400587ba705_250



peki, bu tuhaflık içinde "nedir mesele, nedir?!" sorusuna verdiğimiz yanıtların sıralamasıyla alakalı bir arkadaş grubu kurgumuz varsa, birileri de bir zamanlar "hayatta müzikten daha mühim şeyler var, şimdi hatırlamıyorum, ama var" dediyse, lafı kısa kesip yine müziğe mi dönelim?

dönelim, peki: bir önceki giride yerini bulan figen genç'in pek tabii bir çağrışımı var naçizane yazarınızda; dinleyince nedenini anlayacaksınız ve belki de "yıkıcılıkta sınır tanımayan kadınlar: reprise" başlığının altına yakıştıracaksınız kendilerini. özellikle "sen sen sen" adlı nağmesiyle geliyor, kalbimizi robin hood'daki zalim gibi kaşıkla deşmeye meylediyor selva erdener

adszgq8




("çünkü kaşıkla deşersem daha çok acı veririm" diyordu taytlı kahramanın ezeli düşmanı).


sheriff


özel ve güzel bir isteği geç de olsa şuracığa eklemekten gurur duyuyorum: ane brun geliyor, my lover will go diyor; her dediğinde göğsümüzde gezdirilen eski bir gümüş kaşığın tuhaf soğukluğunu hissedebiliyoruz.

anebruntoseks


neden bilmem, bi compare-contrast kafası hasıl oldu yazmaya başladığımdan beri: lhasa dinlemişsinizdir mutlaka. yasemin mori adlı tatlı hanım kızımızınmızınzın yorumunun, sesinin, duruşunun da kimi yerlerde aynı arşa değdiğini hissettim geçen gün. buyrun bir de siz karşılaştırın diyorum ve hemen bir sonraki paragrafa atlıyorum.

lhasa-2


yaseminmori-hayvanlar2008



fairuz derin bulut nam bir adamlar toplamı vardı. adına bayılmıştık; öğrenciliğimizin geçtiği kara kente geldiklerinde de üşenmeyelim, evdeki bira şişesi dağını aşıp gidelim demiştik. ne var ki mekana vardığımızda adamların kafalarının erişilmez bir yükseklikte seyrettiğine şahit olmuş, cesaret edememiştik katılmaya.. mecalimiz yoktu, billahi.. şimdi arabesk adlı bir albümle yeniden ortalama kafayı yükseltmeye azmetmişler: ali tekintüre isimli efsanevi şarkı yazarının müstesna eserlerini kendilerinin eylemişler: belki duman tarafından hakkı verilen ama akabinde pıtraklaşan tiplerin bir türlü tutturamadıkları hamuru, mevzuun aslına rücu ederek tekrar karmışlar. ilginç bir deneme, ve müzikte sadakatin ne kadar farklı kriterlerle değerlendirilmesi gerektiğine dair iyi bir örnek...


fairuztekara


belki şunu diyecek olan çıkar aranızdan (gerçi bir şey söyleyen çıkmıyor pek şu aralar ya): "abisi, tamam ama bunları bir araya getiren şey nedir? ne alaka?" ben de tutar Jean-marie laclaventine'in usulca adlı romanından bir alıntıyla cevap veririm:
29608_2


"artık çoktandır, geçen zamana karşı ürümekten vazgeçmiş iki köpek gibiydiler, damaklarında sadece eski bir et tadı kalmış, kendi burunlarına şaşı şaşı bakan iki kırma. birbirlerini görür görmez, aynı soysuzluktan gelme, aynı inançsızlıkları paylaşan, insanlığın ilerlemesini aynı kuşkucu sabırla, asfalttan bir alacakaranlıkta, paris'in fakir bir semti olan onüçüncü bölgedeki bir dispanserin kirli camları arasından izleyen kişiler olarak tanımışlardı."

"iki haftaya yakındır, nerelerdeydin?" sorusuna özet bir yanıt:
işte size bir tuhafiye estetiği: yukarıdakilerin hepsi tuhaf ve güzel insanlar!

Kara Teller..

Dün sabaha karşı , yanımda Van'ın şu an adını hatırlamadığım bir köyünden gelen 22 yaşında bir çocukla (selam olsun Çetin'e, merak etme internet denen şeydesin işte bak.) gerçekten de bir adım güneyimizdeki hududun kara tellerine bakarak bu albümdeki "kara teller" i söyleyeceğim mamacıların aklına gelir miydi?

Hadi G3 , MG3 benim ellerimi kesiyor da kanama hiç mi durmaz?

Çetin , al o kızı bak , aynı köyde beslediğin 200 güvercin gibi, herşey anlattığım gibi olacak. Ağlama artık.

Saygıdeğer Figen Genç hanımefendiye kulağımızı veriyoruz. Buna değer.

fuck you zaruret

imkansızlık, kimi zaman vücuda gelip karşınıza dikilir.. öyle kaskatı, durur, bekler; siz de, eğer maçanız mühürlüyse, dönüp gözüne gözüne bakarsınız imkansızlığınızın..

başka bir yerde, birinin yanında olmak isteyip de becerememenin bir müziği vardır.. yani bir değil de, bir çok müziği vardır, ama hepsi birdir işte: birinin yanında olmak isteyip de becerememenin müziğidir. net. öyle ki bir yakınınızdan başka bir yakınınıza aktarabileceğiniz denli size ve onlara malolmuştur.

geçen yıl bu zamanlardı herhalde, nitin shawney'in sanctuary'sini gecenin geç saatlerinde dinlerken 'oooof offf' referansımız bir başka yakınımızken, bu sabah itibariyle dinletenin kendisi oldu işte.. tuhaf, değil mi?

nicedir beklediğimiz ses, ülkenin güneyinden geldi. iki satır yazışabildik sputnik'le. ardından da yeni maması; demir leblebi..

ne gam! bu dibi kuruyasıca süreci ancak kendi silahıyla vuracaz: ne kullanıyo bu herifler bandoda marş çalarken? trompet, değil mi? al sana trompet.. ama sivil bir trompet.. en sivilinden.. hüsnü şenlendirici'nin segah taksim'i askerlerin hayal bile edemeyeceği bir yerden sesleniyor. bırakın askerleri, belki başka bir sivil trompetçinin de hayal edemeyeceği bir yer orası...

dostumuza pas sökücü..

Ruhsal paslanma ve Tetanoz

r_20070409135226_mayinl11

Memleketin güneydoğusunun hudut hattının, sınırın bizim olduğumuz yerine bakan tarafında büyük bir hendek , "karşı" tarafında ise genişliği değişken bir mayınlı bölge mevcut. Bu hatta bulunan hudut (kimse sınır demiyor, hudut diyor) karakollarındaki en büyük manşet bu kimin uçup kimin geçtiği meçhul olan bölge. Sabahın ülkenin genelinde daha güneşin bile görülmediği saatlerinde, ufka kadar uzanan çöl ve rüzgarın aldığı mütemadi toz hepimizin suratlarındaki ifadeyi daha da bir derinleştiriyor. Bu çöl tozu yüzünden insan bir şarkıyı ya da birini baştan sona düşününce, farkında olmadan yüzünde yere dik izlerle uyuyor.

Başka bir ülkeye mi kendimize mi baktığımızı , izlerken izlenildiğimizi de bilmenin verdiği güvensizliği, değersizliğin manasını , mananın değerini, aradaki 40 senelik mayınlı bölgenin nerelerimize iyi geleceği, mayınların pasının tehlikeli olup olmadığı , sağ omuzdaki doktor asteğmenin koyduğu tetenoz öpücüğünün bir türlü geçmeyen sızısı, mamasızlığın ağırlığı.

Gördüklerimizden sonra ruhumuzun paslanan yerlerine de tetanoz aşısı talep ediyorum sevgili mamacılar , hala oralarda olduğunuzu biliyorum , bu sefer siz verin sütünüzü , ben bulurum merak etmeyin , siz geçerken bırakın kafi.

Gerisini de getirmeye çalışacağım.

eski bir arkadaşla karşılaşmak..

zamanın, yani deneyimlenen zamanın bile değil, o takvimde temsil edilen çizgisel, ileri doğru homojen adımlarla giden kurumsal zamanın müzik meraklıları için tuhaf bir biçimde hızlandığını söylemek mümkün mü? mp3 teknolojisi, tanrı onu ve interneti kutsasın, ciddi sayıda albümle hemen tanışmamızı sağlıyor; ama bir yandan da janrlar arasındaki zamansal bağları söküp daha post-modern bir müzik tarihi inşa etmemize neden oluyor tahayyülümüzde..

şikayetçi olduğumdan değil, sadece bir tespit bu.. başka bir blog'da takılırken quantic'in the 5th exotic'inin kapağını görünce, heyecandan yanındaki 2001 tarihini gözden kaçırmışım. dinlerken, "bu sanki biraz tanıdık gibi" havası ağırlaşmaya başlayınca, özellikle de 'time is the enemy' odaya yayılınca dönüp bakma ihtiyacı hissettim. unutuvermişim işte. adını anımsayamadığınız bir arkadaşınızla karşılaşınca duyulan hicap nasıl sizi, onun adı yerine "abi" kelimesini joker olarak kullandığınız ayaküstü konuşmanın samimiyetinden alıkoyarsa; quantic'le ve daha nicesiyle benzer bir unutuşu yaşamış olmanın ağırlığı beni şu mp3 macerasından soğutuyor.. tekrar cd almaya, kartonetleri ezberleyecek kadar çok okumaya niyetim yok pek tabii ama.. neyse, hissiyat kabaca bu işte..

toxxic


evet, guy ritchie filmleri biraz daha yavaş olsaydı, müziklerini quantic yapabilirdi.. belki de yapmıştır.. (bu arada revolver'ı izledim geçen gün, 'lock, stock and two smoking barrels' ile 'snatch'in havasını yakalayamamış baro..)

şimdi sputnik olsaydı da "yahu şu adamlar kimlerdi" diye sorunca, "90'ların ortasında londra'da tuhaf müzikal eğilimler tomurcuklanmaktaydı" falan diye anlatmaya başlasaydı.. benim master narrator'um da o işte, bu müzik muhabbetlerinde, n'apalım...

zulya

ev sahibimiz sayesinde tanıştığımız zulya, yeraltı çocuklarıyla birlikte iki albümdür çalışıyor gibi görünüyor. ondan önce daha bir tatar havalardaymış. yaşadığım kent, tatar kökenli vatandaşların ağırlıkta olduğu bir kent. zulya'yı dinledikten sonra, hele ki "how lovers fail and fall" adlı şarkıdan sonra, keşke her tatar zulya gibi olsa dedim, durdum.. rusça, ingilizce ve tatarca şarkıları kabare havasında avustralya'dan doğru okuyan zulya, bir hikayeyi baştan sona katediyor gibi.. ama bilemiyorum, rusça bilen dostumuzdan da henüz haber yok.. neyse..

zulya_front


buyrun, 3 nights adlı albümü siz de dinleyin. kapaktaki matruşkaların şirinliğine de dikkat!

zulya

şeş

bir fikrin, görüntünün, sesin siyasi olma koşullarını düşünüp duruyordum. ilk aklıma gelen, maruz kalan kişiye, tarihine gönderme yapmadan siyaset taşıyabilen şeyin mutlak siyasi imge olduğunu varsaymak oldu. sonra vazgeçtim bundan ama yine de istisnalar var.. hazır gündem, yeni trt kanalına teğet geçiyorken anlatayım:


ahmet_kaya1


ilk ahmet kaya albümümü dinlediğimde çok küçüktüm.. yani o siyasi fikirlerin olamadığı bir hal vardır ya, zihin jel gibidir, işte o zamanlar.. ne mahpusluk çekmişliğimiz var, ne ailede var öyle biri, solculuk bilmeyiz, falan.. hem henüz hayata dönüş operasyonu da olmamış.. yani hiç de verimli bir ortam değil siyasi fikirler için bizim zihin. ulan, nasıl etkilendim, nasıl etkilendim belli değil! şimdi daha iyi anlıyorum bu adamın şarkılarının gücünü!

tutarsızdı, ateşliydi; dengesiz, serseriydi. lümpenin önde gideniydi, kimi zaman çekilmezdi.. güzel adamdı vesselam... herkesi bir yerden yakalayabilir beklenmedik bir anda bir şarkısı... metris türküsü'nü konserlerinden birinde çok acayip okur..

bahçeli'de bir kebapçıdan çıkarken görmüş bir arkadaşım onu, bir mercedes'e binerken; "aa, ahmet kaya!" deyivermiş.. bu da, öğleden sonra rakısının güzelleştirdiği, yumuşattığı libidosuyla "gel seni bi öpeyim, gözüm!" demiş bizim kıza; öpüşmüşler; ahmet abi gitmiş..

yazık oldu: en ünlü linç kurbanı o. şimdi, onu linç eden gerzekler onun diline nasıl ısınacaklar bakalım...

flamenko ablalarından lilit'e: yıkıcılıkta sınır tanımayan kadınlar

yok yok, bir türlü çıkamadım bir iki gündür flamenko ablalarının menzilinden... dönüp elektronik müdahaleden geçmiş olanlarını da tarayasım yok hiç.. tony gatlif'in vengo'sunu kim bilir kaçıncı kez sputnik'le izlediğimizde mutabık olmuştuk: bu filmin en önemli olayı, kapanışta bizi başka bir dünyaya uğurlayan "naci en alamo" adlı şarkıdır.. ekteki albümdekinden başka, yasmin levy'nin okuduğu bir versiyonu da mevcut şarkının. onu da kendiniz bulun, her şeyi kulakmaması'ndan beklemeyin. söz ve müzik gatlif'indir, bu arada..

flamenco

(resimdeki iki kudsi erguner'i bulunuz)

aslında hiç de fena olmayan "evlerinin önü boyalı direk" cover'ında öykü hanımın eksiği nedir, diye düşündük geçende: sanırım öykü, buradaki ablalardan farklı olarak, yırtılmıyor şarkıyla beraber.. rahat okuyor.. kötü demiyorum, yanlış anlaşılmasın; ama yeterince güçlü değil..


hah, bir de: hazır ermeni'ydi, değildi muhabbeti eni konu saçmalığa vardırılmışken, özür metnine eşlik edebilecek bir şarkı yüklemeyi borç biliyorum: lilit pipoyan'dan aynı yıkıcılıkta bir seda geliyor: gulo
hazır ev sahibimizin menzili dışındayken onun pek takdir etmeyeceği işler yapalım, derim.. (kendimi yukarı ayrancı'da ev tutmuş bir öğrenci gibi hissettim şimdi, bakın..)

antony and the johnsons diye bir durum var hayatımızda. sanırım babylon'a da yolu düştüydü. ya da caz festivaline.. evet evet, caz festivaline olmalı, beton kafalardan "nassı yani, ne arıyo bu androjen caz festivalinde" sesi gelmişti.

antony, cocorosie, devendra banhart gibi tuhaf kişilerle aynı yerlerde bulunan bi

monsieur'ün ziyaretçileri

sergemania diye bir durum varmış ingilizce konuşulan dünyada, yeni öğrendik. gerçi bir yerde maniası olmasa bize nasıl ulaşacak diyesimiz de gelmiyor değil. bu sayfalarda da iki kez bahsettik amcadan, bir sputnik bir de kulunuz (er ve erbaş olarak)..


visuel



eh, bir mania dalgasına geç de olsa dahil olduk madem, buyrunuz harlayalım: 2006'da manşın ve hatta okyanusun öte yanına gönderilmek için gainsbourg misyonerleri olarak seçilen ve önce mösyö'yü yeniden ziyaret etmeleri istenen arkadaşların hepsi rüştünü ispatlamış çocuklar: monsieur gainsbourg revisited adlı albümde, sarkozy'nin taze eşi carla bruni'den, serinlikte mösyö'yü aratmayacak jarvis cocker'a -ki sputnik'in pek sevdiği kid loco'nun prodüksiyonuna okumuş-, marc almond'dan cat power'a (en tehlikeli işi onlar üstlenmişler: jane birkin'in orgazmik vokalimsisiyle en meşhur şarkıyı nispeten donuk bir biçimde coverlamışlar), portishead'den tricky'ye, placebo'dan michael stipe'a (ve daha nerelere) varan liste, beklentileri boşa çıkarmıyor.

biz kimleri ziyaret ediyoruz bayramda seyranda, millet kimleri ediyor! bakınız da ders alınız..

ha, "mösyö'yü ve haremini hangi dilde tercih edersiniz?" diye sorsalar "ingilizce değil, fransızca sivuple" deriz, o ayrı..

gainsbourg'a yeniyıl ziyareti

gomorra

ev sahibimiz, geçici bir süreliğine baklava diyarında ikamet edecek, biz de kiramızı buradan onun hesabına kulakmaması cinsinden yatıracağız. okurları mamasız bırakmama sözünü vermiş bulunduk bir kere.

bu sefer mamamız bir filmin bahsinden oluşuyor. gomorra'yı seyretmeyen varsa, hemmmen seyretsin, en yakındaki korsan dvd'ciden çektirerek.
l_929425_bd14b56c1



filmin, tuhaf ilişkilerle ve işlerle iştigal eden kahramanlarına fon oluşturan toplukonut ve banliyö mantığını işaret etmek isterim. o insanları o hale getirenin belki de bu rasyonel yapılaşma olduğunu iddia edecek yığınla kent teorisyeni var. modernizmin sonunun tarihlendirilmesini anımsayalım: bir tarafı siyahlar bir tarafı beyazlar için 1950lerin sonunda tasarlanmış pruitt-igoe toplukonutları (ki ciam mantığındaki bir şablonu yeniden üretiyordu) 1970lerin başında, daha 20 yıl geçmeksizin suç ve yozlaşmanın yuvası olduğu gerekçesiyle yokedildi. yıkımın başladığı saat, kimilerine göre modernizmin öldüğü saattir.

"peki, nerede kulakmaması?" diyeceksiniz, değil mi sekter okurlar? alın size mama, hem de en babasından: phillip glass'tan pruit-igoe'nin yıkımına bir güzelleme..