Seni aldatmadım, öyle bir şey yok, olmadı.

ThomYorke-TheEraser

Please excuse me but I got to ask,
Are you only being nice
Because you want something?

şen ola düğün!

düğünler hayli tuhaf 'gathering'ler. kız tarafının, oğlan tarafının, her iki tarafı da tanıyan 'ikili oynayanlar'ın, hiç bir tarafı tanımadığı halde partnerinin peşine takılıp oraya gelmek durumunda olanların toplaştığı, tarafların gizli gizli yahut açıktan birbirini tarttığı, memnuniyetsizlere pek çok malzeme sunabilecek türlü aksaklık ve sakilliğin kuvvetle muhtemel vuku bulduğu sazlı sözlü, içkili pastalı kıprışmalar silsilesi..

hayli eğlenceli bir düğüne iştirak ettim; yanlış anlaşılmasın. tabii ki absürditeden kaçış yoktu: pek sevgili gelin hanım ve damat bey nikah masasına ilerlerkenki müzik, örneğin, hayli 'victorious' bir kafa yapıyordu. keza, şahane bir terasta verilen yemekte de cevdet nam bir çılgın şarkıcı, detone ötesi çığırtganlığıyla insanları kah kolbastıya kah harmandalıya, oradan sezensi hüzünlemecelere, giderek hızlanan halaylara filan davet ediyor, davet etmek de ne, çekiştiriyordu.


dugun


patlayan baslar, kötü mikrofonlarla farklılaşmış keman sesleri, synth'e kayıtlı cızır cızır ziller, davullar, per total kalabalık bir uğultuya, kollektif bir iniltiye dönüşen bir şey değil de nedir, düğün sound'u?

ikinci defa: yanlış anlaşılmasın! bu sound'a gıcık olduğumdan değil, bunun da bir estetiği olduğu için yazıyorum bu fakir satırları. bedük'ün düğünlü videosunu hatırlayalım: videoda pembeye çalan dolgun renklerin, hayli baskın noise'un, ses kaydındaki boktanlığın 80-90'lara dair bir şey olduğuna kani isek, düğün sound'unun da farklı bir estetik deneyim olduğunu kabul etmemiz gerek. tıpkı pavyon sound'u gibi.

daha önce mecmuamızda arabesk'e ilişkin yazıldı çizildi. fairuz derin bulut & ali tekintüre işbirliği gibi, müslüm gürses'in inauthentique albümleri gibi pop konulara değinmişliğimiz var. ne var ki bu damarın bağlandığı daha derin, sığası yüksek bir dip suyu var: cengiz kurdoğlu, arif susam gibi pavyon synth'cilerinin albümlerinin yok sattığı bir çocukluk anımsıyorum. bir taraftan da pavyon müziği denebilecek sound'u hayli melezleştirmiş örnekler var. cengiz coşkuner nam zat-ı muhterem'i anımsıyorum: hayli türki bıyık ile elvis'in son zamanlarındaki saçlarını gülcemalinde birleştirip bembeyaz fender'iyle bizi kaset kapaklarından içeri davet eden o tuhaf adam (evet, hatırlayanlar için, hüner coşkuner'in ağabeyi olmalı) .

ve bir de geçenlerde öte yana göçmüş biri: adanalı santana kurtuluş türkgüven. ankaralı her gencin gece yarılarında tuhaf bir hayranlıkla ve gıcıklıkla izlediği süleyman bağcıoğlu'na pek benzeyen bu gitaristi en iyi yansıtanlardan biri olmasa da fikir vermesi ve açılışı yapması için şu videoyu önerip çekileyim. pavyon sound'una radikal bir uçtan eklenebilecek erken örneklerini aramak da meraklısına düşsün.

p.s. k.t.'den bahseden ş.ye pek çok teşekkür.

Drum'n'Bass nereye?

Alttaki videoda gönlümüzün kraliçesinin derdini anlatırken "modern dokunuş"lardan ve drum'n'bass'ten dem vurmasından sonra , bir "drum'n'bass nerelerdeydi, neler oldu da nerelere geldi..." fırtınası bizi sardı saygıdeğer mamacillolar. 1990'lı yılların ilk yarısından itibaren başlayan janr , o yıllarda şüphesiz muhafazakar dinleyiciler tarafından en çok sataşılan janrlardan biri oldu. "Garage'larda 3-5 kişilik veletlerin kendin-çal-kendin-dinle düsturu ile saçmaladıkları bir tür bişeyler işte" olduğuna uzun müddet herkesi inandırmaya çalıştılar lakin , olaylar çok farklı gelişti malumunuz. Drum'n'Bass yıllar içinde, o yeraltı hangarlarından çıkıp, onlarca kola ayrılıp , milyonlarca kulağı zehirledi. Ana akım listeleri zehirlemezden evvel , dünya müziği ile sevişip , bu sevişmeden olan oğlan çocuğunu da dünya müziği haline getirdi.
Drum'n'Bass, Dub , Garage , Dubstep, Breaks gibi şeyler deyince söz konusu işlerin başatlığını yapan bir iki memleket gelir akla ilk etapta lakin size İspanya desem? Evet evet yanlış okumadınız ,bugünkü konuğumuz güzel İspanya'dan DJ Filastine. Muhteremi size anlatmak zor , en iyisi "kimim ben?" sualini kendi ağzından cevaplasın bizlere : " i am a specialist in counter-hegemonic brown sound, world's only luddite laptopist, on a mission to jam their signal with my noise..." Diyecek tek şey var : Vay arkadaş!
filastine.jpg
Filastine 2000'lı yılların başlarından itibaren öncelikle bazı lokal yeraltı toplamalarında kendisini göstermeye başlar. Giderek işlerini verdiği toplamalar lokalliklerini yitirip, tüm Avrupa'da isminin duyulmasına vesile olurlar. 2006 yılında Soot Records etiketi ile yayınlanan debutu "Burn It" ile etrafı iyiden iyiye yakmaya başlayan Filastine , bu sene ikinci albümü Dirty Bomb 'u da raflara bırakıverir.
Filastine - Burn It.jpgFilastine - Dirty Bomb.jpg
Plakların her ikisininde de dikkatimizi çeken ilk şey , birçok parçada Filastine'in müziğe "konuklar" davet ettiği oldu. Yalnız bu davetler alışkın olduğumuz featuring'ler gibi sadece "bi uğrayıp kaçarak" işi soğutmaktan ziyade daha da bir ısıtıyor. Kendileri de salt misafir olmaktansa işin içine-derinine girdiklerinden, mevzudan son derece haberdar görünüyor ve yapılması gerekeni yapıyorlar sadece. Filastine'in kafasından ise nasıl görüntüler geçtiğini hala anlamaya , görmeye , hissetmeye çalışıyoruz.

Yazının bir yerlerinde dem vurmuştuk sanırım "muhafazakar müzik dinleyici"lerinden , hani neredeyse (on)yıllardır pelesenk ettikleri laf vardır ya "..bilmiyorum , bu müzik çok ...soğuk?..yani.." İlk başlarda buna tevazuyla yaklaşıp yıllar geçtikçe derdi anlatmaktan dil epilasyonuna uğramış mamacılar için geliyor Filastine ; soğuğu mu kaldı artık yahu , adam her yeri yakıyor , gerçek bir İspanyol gibi!
Olabildiğince sıcak ve acılı servis ediniz.

ya allah, ya bismillah...

1 Ağustos gecesi , Babylon Alaçatı'da kucaklarımız da kulaklarımız gibi apaçık olacak.





Söylenecek ne olabilir ki şundan başka : "Kurban olurum!"

Haydi Kızlar Ghetto'lara...

_cdcover
Ne zaman Ghetto'lardaki hissiyat şehir merkezlerinden fersah fersah ileri gitti dense , işte o an akla Hip Hop da gelmemeli mi sevgili mama fetişistleri? Artık can sıkan bir temcit gitarı kıvamına gelen "Punk tavrı ve tarihi" konulu yazılar gibi , biz de burada sizlerin önüne Hip Hop'un arka sokaklardaki pikaplarda dönen maceralarını , Afrika Bambaata'ları , Spoken word'leri filan bir kez daha koymayacağız. Lakin meramımız beyazların da uzun bir müddettir zıplayabildiği! Yeraltındaki "beyaz" DJ/Prodüktör ve MC'ler uzun süredir kayda değer işler çıkarmakta iken bu işlerin en sert yumruklarından birini 2003 yılında Maker vurmuştu bile.
pic_maker
İşi salt hip hop'ta bıraksa yine iyi , ne arasak buluyoruz abide , downtempo ise güzeli , trip hop ise kıvamı , soul ise bedenden ayrılmamışı hep burada. "Beyaz" dediğimize bakmayın tabi ki , işin her yerinden güvenebileceğimiz bir siyah "groove" akmakta. Hip Hop ana akımdaki çirkinliğini , yeraltı samimiyeti ve groove'u ile dengelemekte. Hangi kıtada olursanız olun kulak kesilmenizde fayda görüyoruz. "Abandon All Cargo" eşiliğinde kafalarımızın hafif salınımında huzuru buluyoruz.

n.ye notlar...

pek kadirşinas, pek 'haklara saygılı' mecmuamıza bir tekzip geldi. kendi ağzımızın süzgecinden geçirerek de olsa yayınlamamak, ilkelerimize aykırı davranmak olmaz mı? (aslında olmaz da, n. memnun olsun, tek dileğimiz bu)..

şubat 2009'da kültür pazarı (adorno ve horkheimer değil, radyodtü) başlıklı girimizde, ailemizin çellisti pek gıymatlı n.yi, brahms'ın piyano viyolonsel sonatının ilk kısmını (ki favorimizdir) 'oryantel' bulmakla suçlamışız. halbuki o, onu, sadece 'arabesque' bulmuş idi :)


07


eh, madem bu kadar muhabbeti oldu, o zaman dönüp, istanbul pre-modern yazımızda gönderme yaptığımız last boat from halki / heybeli’den son vapur albümünde 4. track'i teşkil eden çello taksimini dinleyelim de bir çello nasıl arabi bir güzelliği kat edermiş görelim...

(ama, n. de dinlesin ha..)

izlanda'nın güllerinden...

emiliana torrini (davíðsdóttir) istanbul nam şehiririsine gelecek ve lakin biz muhtemelen orada olamayacağız. yani, kimilerimiz orada olacak da, hepimiz değil.. amaaan, işte..

i52bn9


ne gam! buyrun buradan yakın, izlanda'nın daha akıllı uslu cicilerinden birini, başkalarının tune'ları ile soslanmış halde tadın.

Günün İlk Albümü, Günün İlk Şarkısı...

Hayatımızın soundtrack'lerini dizerken en mühim kısımlardan biri de sabahları , o güne başlamak için seçilen ilk albümler değil mi sevgili mama takipçileri? O albümün günün geri kalan kısmının nasıl geçeceğini belirlemekte önemli yeri olduğunu düşünenler için bugün kulunuzun güne başladığı uzunçaları sunmakta hiç imtina etmiyoruz. Stephen Marley , soyadının rahatlıkla getirebileceği rahatlığı ve tembelliği bu albümün prodüksiyonu sırasında göstermemiş neyse ki. "Babasının mirası" geyiklerine hiç girmeden pek kırılgan olduğu kadar pek profesyonel ve kıvamlı bir iş çıkarmış. Kullanılan sample'lardan , beat'lerden , vokallerden , düzenlemelerden ve tabi ki ruhtan çıkardığımız, Stephen'ın bu albümdeki featuring'lere ( Mos Def , Damian Marley , Ben Harper , vs..) çok daha ciddi bir katkı yapıp bir sonraki albümünün prodüktör koltuğuna mesela DJ Shadow'u oturtması gerektiği oldu. Evet evet , DJ Shadow Stephen Marley elele , nice tuhaf sabahlara...
16486_01_Booklet.qxd

E iyi güzel de Stephen , bunun bir de akustik versiyonlarını kaydetsen ne iyi olurdu diyen obezlerimiz için de birşeyler düşündük :
stephen%20marley
Gitmeden geçemeyeceğiz : "You're Gonna Leave" , son yıllarda dinlediğimiz en "groovy" ağıt değil de nedir ki? Hayatta herhangi birşey "groovy" olmamalı da ne olmalı?

Sputnik.

barber

adagio for strings op. 11

Avanti

albumcoverGiovanniMirabassi-Avanti

Giovanni Mirabassi orta İtalya’nın sol geleneği ve üniversitesi ile meşhur Perugia şehrinde doğar. 3 yaşında piyano çalmaya ve 10 yaşında jazz’la ilgilenmeye başlayan Giovanni , ilk konserini 17 Yaşında Perugia’ya gelen Chet Baker’la birlikte verir. 1992 yılında Paris’e taşınmaya karar vermesiyle hayatında yeni bir döneme giren Mirabassi, bu dönemde jazz eğitimine alaylı olarak devam ederken hayatını idame ettirmek için bekçilik, garsonluk gibi işlerle de uğraşır.
Yeni dönem jazz aleminde solun sade sol’o olarak esamesi okunurken, genç ve yetenekli bir jazz piyanistinin Avanti (ileri, p.s. Avanti Beşiktaş Forza Livorno) adıyla 15 devrimci parçayı tüm duygularını katarak yeniden yorumlanması büyük takdire değer. Her ne kadar smooth (kılsız tüysüz) jazz kelimesinden hoşlanmasak da, Giovanni Mirabassi abimiz yeni yüzyılda takip ettiği geleneğin(Chick Corea, Keith Jarrett, Enrico Pieranunzi) en önemli (Tord Gustavsen, Marcin Wasilewski gibi) ayrıca politik temsilcilerinde birisi olmaya aday.
Bununla birlikte, Nicolas Reggiani ile birlikte Anarşist Léo Ferré parçalarını adanmış albümü, Léo, en toute liberté (2004) takdire değer. (Özellikle Aragon’un şiiri, L’affiche rouge, şiddetle tavsiye edilir.)

Anti

"when I was seventeen, it was a very good year"

DUJ66M


içki marifetiyle kendinizi eni konu yorun, başka bir sürü şeyden sonra, bir bardak daha uykuluk alın yanınıza, bu albümü dinleyin. demek isteyip diyemediğimi o zaman anlayacaksınız..

ba ba Parov'a bak Parov'a...

2381723914_561c0253cf
2007 senesinin son günlerinde kulak maması'nın amcası ile beraber Parov Stelar'ın canlı performansına çok da büyük olmayan ama işlevi yerinde beklentilerle giderken , sonucun bu kadar net olacağını emin olun tahmin etmiyorduk. Sonuç şuydu : Parov sıradan bir dans ve nu-jazz dj'i/prodüktöründen birkaç ons fazlasıydı.. Canlı grubu da amatörlüğün bitip profesyonelliğin gözüktüğü o en lezzetli kıvamda gezinen elemanlardan oluşunca bir DJ'in işi oldukça kolaylaşıyor haliyle. Bir canlı müzik icrasına iştirakiniz sırasındaki halet-i ruhiyenizin, o performansı hayatınızın geri kalanında da nasıl hatırlayacağınızı derinden etkileyeceği gerçeğinden yola çıkarak o günden beri düşünürüm : Bizim kafalarımız mı çok iyiydi o gece de performans şahane geldi , yoksa performans şahane olduğu için mi bizim kafalar şukelaydı bilemiyorum. Ama ikinci seçeneğe hep daha yakın duracağım hayatım boyunca. Avusturya'nın gülü Parov Stelar'ı ne zaman DJ masasının arkasında görsek hoperlörlere en yakın yerlerde duracağımız gibi. Gerçi kendileri son zamanlarda memleketi daha bir sık ziyaret eder oldu ; hatta bu ziyaretleri kaçırdığımız da oldu lakin , onların bedelini ziyadesiyle ödedik.Ne olursa olsun, şu ana kadar kendileriyle tanışmamış olanlara ,kimdir nedir diyenlere güzel bir toplama 2009 senesinden...Mamacılara , şampanyalı aşure niyetine.
2hhq5uq

gözlerinin içine her bakışımda...

Sevgili Tiga'ma.

Bilhassa şu son 4-5 senedir bastırdığın bütün kayıtlar bizi ayrı ayrı diyarlara götürdü, kanımızı her damlasına kadar kaynatttı , çıldırttı. Sen o sesleri dizdikçe biz hep seni arar olduk , taklitlerini geçtik muadillerine bile burun kıvırır hale geldik. Gönüller tekno dedikçe gözler seni arar oldu , bi gelemedin bi görüşemedik diye kahrımızdan tuzluğa döndük. Şimde tekrar bu EP'ni döndürüp oynamaya gideceğimiz için fazla uzatmak istemiyoruz. Easy Jet Measy Jet birşeyler buluver gel artık; gözümüz yollarda kaldı. Bizde kalabilirsin..
Tiga - Mind Dimension

Tiga'cığım,
Elimde olmayan sebeplerle bu sene içerisinde basmış olduğun uzunçaları dinleme şansına daha yeni erişebiliyorum. Bu albümün ağır toplarından (Juri Hulkonnen ile beraber) Mind Dimension 'ının Single'ını daha evvel bizim mamacılarla paylaşmıştım yukarıda. Şimdi 2009 tarihli Ciao! 'nu takipçilerimize sunuyorum. İlk mektubumdan beri bekliyorum lakin geri dönmedin. Çağrımı yineliyorum , sen yeter ki bi gel buralara zeytinyağlı dolmalardan deniz börülceli salatalara kadar herşeyi yeriz , Uludağ gazozu içeriz. Güzel güzel giyinip klüplere de gideriz tamam söz. Bizde kalıcaksın , hiçbir yerlere bırakmam. İnince ara.
ciao-frontcover
Yine taş gibi bir iş çıkarmışsın. Şu sıcaklarda yüzümüz hiç gülmüyor ama bu albümle de sağımız solumuz hiç durmuyor..

Neden bazı albümler iki kişi dinlen(e)mez?

"Ancak belli bir yalnızlık var ki başka hiçbir yalnızlığa benzemiyor. Herkesin önünde, bir duvarın, bir arabanın motor kapağı üzerinde, bir parmaklık boyunca yemeğini tek başına hazırlayan adamın yalnızlığı. Burada her yerde görülüyor bu; dünyada görülen en üzücü sahne; yoksulluktan daha üzücü; herkesin içinde yalnız başına yemek yiyen bir kişi; dilenen bir kişiden daha çok üzücü. Hiçbir şey bundan daha çok insan ya da hayvan yasalarıyla çelişkili değil, çünkü hayvanlar yiyeceği paylaşmaktan ya da almak için çekişmekten her zaman onur duyarlar. Tek başına yemek yiyen insan ölmüştür. (ama içki içen insan ölmemiştir , neden acaba?)"
Jean Baudrillard , New York - Amerika (1986)

Gönüllerimizin sultanı ECM , 2006'da Anouar Brahem ve arkasında neredeyse ondan da fena iki takım arkadaşıyla bütün kalelerimizi zaptedip , bütün ters-hanelerimize girmiş bulunmaktaydı. Le Voyage de Sahar belki de udinin fanatikleri arasında ve "avrupa dünya müziği entelijansıyası"nda (böyle bişey var evet..) gereken ilgiyi görmemiş ve bu entelijansiya mecmualarında tatsız kritikler almış olabilir ama , mühim olan bizim gönül tellerimiz ise , daha söze ne hacet...
[Image.jpg]