ya garajdayım ya tavan arasında

2558211886_fcf6698fb0
Her ne kadar büyük şehirlerdeki akademik entelijansiya tarafından da el üzerinde tutulsa da, Sonic Youth bana hep Amerika Birleşik Devletleri'nin alacalı bulacalı, gökdelenli mökdelenli metrolopollerindeki göreceli kaotik vaziyetten ziyade, tek katlı bahçeli beyaz evlerin (ve tabi ki o evlerin tavan arası ve garajlarının...) ekseriyeti oluşturduğu, nispeten az nüfuslu ama yeraltı üretkenliğinin çok daha "görülebilir" olduğu küçük-ve-orta-ölçekli-amerikan-yerleşkesi buhranlarının soundtrack'i gibi gelmiştir. Burada tekrarlamaktan imtina ettiğim derecede mühim ve teferruatlı bir maziye sahip topluluk 2009 yılında da o garajları ve tavan aralarını boş bırakmıyor ve 16. uzunçalarları The Eternal ile geri dönüyor.
eternl
Bir Sonic Youth plağını, hele ki Goo gibi bir şaheseri yapmış bir Sonic Youth ise, teknik olarak kritisize etmek çok gereksiz ve manasız. Sonic Youth, bildiğimiz Sonic Youth, o ev bildiğimiz ev, bildiğimiz garaj. Müzikteki hissiyat da çok fazla değişime uğramamış gibi geldi bize, zira tahayyül etmeye çalışmanıza uğraştığım o hayatın buhranı öyle çabuk geçen günlük sıkıntılardan da değil. Alttan alta , bir derin sızı modeli o evlerdeki buhranlar.
Albümü birkaç kez döndürün, herşeyin gereğinden fazla yerli yerinde göründüğü bir anda, o habitatın ilk bakışta verdiği huzura hiç oturmayan dehşetengiz hikayelerin döndüğü bir american-suburban-depression'ınının hakkını verin. Sonra albümü sakin kafa(?)yla bir daha döndürün. Sonra bir daha.

lay your head where my heart used to be

tree

think of me as a train goes by

babaların babası tom waits babaya, hürmet ve şaşkınlık karışımı bir muğlaklıkla...

palermo'da vurulasıca...

dün akşam wim wenders'ın son osurtusu palermo shooting'i izledim, mamaperverler.. lisanımı mazur görün: ama vallahi o kadar pahalı bir prodüksiyon, ve o kadar boş ki; insanın, yapımcılara, yaşlanmış ve kafayı yemiş yönetmenlere verecekleri parayı, kısa filmlerle muhayyilemizi canlandıran anarşist gençlere aktarma zorunluğu getiren bir yasayı destekleyesi geliyor. uzun olduğu kadar hakaretamiz de olan cümlelerimi mazur görün.


palermo_shooting


spoiler geliyor:

yaşlanmaya, ölüme kafayı takmış nice adamın nice filmini gördük: bergman'ın üstüne de tanımayız bu hususta. ama, hadi wenders'ı anladım; die toten hosen'in solisti campino'nun ne işi olur geç ortayaş kriziyle? ayrıca, oyunculukla da pek işi olmadığını biz bile ilk bir kaç sekansta anladık, vre wim, sen neden bu işi sonuna dek götürdün?

nedir o diyaloglar? filmin finaline yaklaşırken filmin baş karakteri bunalımlı fotoğrafçı finn (campino) ile ölüm (denis hopper) arasında geçen diyalog nedir? ölüm'ün, digital fotoğrafçılığa verip veriştirdiği, analog fotoğrafın 'essence'lerle işlediğini iddia ettiği sahneyi çekerken, sen körcesine inandın senaryona, gülmek gelmedi içinden ama, ya oyuncuların, dennis babanın saklayamadığı sırıtma müsveddesini de mi görmedin? hadi onu da görmedin, leica'nın digital rangefinder'ı m8 çıktığında, onun digitalliğinin leica'lığına halel getirmediğini savunduğun reklam filmini çektiğini de mi unuttun, vre şerefsiz!

güzel şeyler yok mu filmde? eh, var tabii. giovanna mezzogiorno var mesela. güzel kareler var mesela.. campino'nun sürekli elinde gezdirdiği plaubel makina 67 adında medium format bir bebek var mesela.. palermoda karşılaştığı bir kadının elinde arz-ı endam eden leica m7 var mesela. bir de, mamayı ilgilendiren güzel bir soundtrack var. [portishead'den the rip'e, get well soon'dan good friday'e, grinderman'dan dream'e (u2'yu andırıyor demeyin, ondan daha iyi) ve song for frank'e, ve en önemlisi irmin schmidt'den flavias thema I'e dikkat edelim derim.]

o kadar.

ayrılmayacağız

Kalite nedir sorusuna, diğer tüm subjektif kavramlara öngörülen tanım gibi, kitabın verdiği yanıt mesafeli : bir ürün ya da hizmetin belirlenen veya olabilecek ihtiyaçları karşılama kabiliyetine dayanan özelliklerin toplamı...
l_2023d8c4011b40269cc24484617e343e
Büyük Britanya menşeili Zoot Woman, 2001 yılındaki debutu "Living In A Magazine" ve onu takiben 2003 senesinde basılan "Zoot Woman" plaklarıyla bilhassa pop müzikteki kalite anlayışımızı ,ne kadar sakil bir tanım olsa da, yukarıdaki tanımda söylenen kıvama getirmiş, kararında süslü bir topluluk. Gün içerisinde herhangi bir saatte kulaklarınıza değse ne üzerinde çok düşüneceğiniz ne de onu tırmalayacak bir müzik ile , hem moda camiasına hem de "kaliteli pop müzik nedir?" düşüncesine hayatlarında en az bir kez olsun takılmış olan herkese ilaç oluyor.
l_ffc55feffbda437e9de12a25c1894fb3
Sonuncusunun üzerinden 6 sene sonra, dumanı üzerinde tüten üçüncü albümleri ile soframıza gelen yeni mama Zoot Woman. Albüm ilk iki uzunçalardaki tüm referansları sürdürüyor, kaliteli bir pop müzik içerisine olmazsa olmaz electro,electro-clash,new wave,house,rock soslarıyla vokalist Adam Blake'in o naif ve sakin tavrını iliştiriveriyor.
Bizim için uzak bir ihtimal olarak görünmekle beraber , ana akım dinleyici üzerindeki etkisi ilk iki albüm kadar olur mu bilinmez. Keza bu albümün o raddeye gelip gelemeyeceğini söylemek için henüz çok erken. Belki de 6 sene albüm yayınlamadan turne yapmaya vesile olacak kadar çok beğeni kazanan o ilk iki albümün tamamiyle sindirilip bağırsaklara gitmesini bekleme taakatini gösteren gruba, biz de bu sabrı gösterebiliriz. Tıpkı gardırobun önündeki kararsızlık zamanlarında kendimize veya birisine gösterdiğimiz sabır gibi.

Zira bu gezegende herkes bir diğerine "belirlenen veya olabilecek ihtiyaçları karşılama kabiliyetine dayanan özelliklerin toplamı" değil mi son kertede?
İlk bakışta "Memory" ve bilhassa "We Won't Break" e pür dikkat. Kaliteli dinlemeler.




han solo : tom jenkinson

up-squarepusher_n_bassLG
Safi serin mekanik ile başlayıp , orta karar sibernetik sosu vererekten, nihayetinde ahşap bir organikliğe kavuşmuş gibi gözüken eski dostumuz (kocamız) Tom Jenkinson, Eylül 2007'de Paris'teki "Cité de la Musique" de verdiği canlı solo performansını alışık olduğumuz üzre Warp Records etiketiyle piyasaya sürdü sevgili mamma mia'lar...Plak şirketine bakılırsa sınırlı sayıda basılan bu plağın isminin "Solo Electric Bass 1" olmasından, bombardımanın devam edeceği kokusunu alıyoruz. Genel hissiyattaki tavır aynı kalsa da, yukarıda da bahsettiğimiz üzere Squarepusher, "Tom Jenkinson" olmuş bu performansta... 1990'lar ve 2000'lerin ortalarına kadar yaptığı işlerin ekseriyetinde vücudumuza yavaşça acıtmadan sokuverdiği o steril,incecik,gri ve soğuk şırıngaları bir kenara bırakmış; artık o dehşetengiz estetikteki mekanik görüntüleri değil Tom'un beyaz parmaklarını,kazağını gömleğini, titreyen saçlarını ve bass gitarına düşen ter damlalarını görüyoruz.
WARPCD174-480-1
Parçaların bazılarının ortalarına bazılarının sonlarına serpiştirilen "bu melodiyi bir yerden hatırlıyorum" refleksli harikulade referanslar (Jimi Hendrix??) ve çağrışımlar işi bir highly güzelleştiriyor. Squarepusher bu sefer çoğu silahından arınmış bir halde; karşınıza nüfus kağıdındaki ismiyle geliyor. Performans sonrası harap bir şekilde "o delinin zoru neydi öyle? neler yaptı bize!" den ziyade, yerden aydınlatmalı sarı renkteki loş bir odada uslu bir kadeh eşliğinde sakince haspiyal halindeyken, hala o potansiyeli herifin tek bir bakışında ya da göz kaçırmasında yakalamak gibi...

fink & yaşar kurt

bıktırma pahasına fink'e dönüyorum ve yeni bir hissiyat kazısının sonuçlarını açıklıyorum:

fink'te beni bunca etkileyen şeyin ne olduğunu sözle anlatamam. ne ki seneler evvel, biraz da gecikerek, 1996 sonunda dinlediğim bir albümün etkisiyle karşılaştırmalı anla(y)(t)abilirim ancak.

yaşar kurt, tıfıl yaşamımıza bir sokak şarkıcısı olarak girmiş idi. pek tuhaf, pek hüzünlü zamanlardı. stüdyoya sadece gitarıyla girip içinden geldiğince söylediği şarkılardan mürekkep "sokak şarkıları" albümü, garipsemeyiniz, bende bir devrim alametiydi.


sokakuy3


tekrar tekrar dinlemekte, giderek fink'e bağlamakta bir sakınca görmüyorum. faide görüyorum, bilakis... 'hırsızlar'ı dinleyin, tekrar konuşalım..

venedik biennale'inde cafer yusuf ve francis bacon!

planlamada ciddi bir hata: temmuz sonu-ağustos başı, saçma sapan, uyduruk bir konferans için venedik'te bulunmak zorunda kalan naçiz yazarınızın karşısına çıkan en güzel iki sürpriz aşağıdadır:

1. dhaffer youssef, tutup saudi arabia pavyonundaki hoş bir videoya müzik yapmış.

bacon


2. armenia pavyonunun bulunduğu palazzo'nun biennale'le alakası olmayan arka odalarından birinde francis bacon'un eskizlerinin sergisi varmış, meğer!

ikisini siz birleştirin, pek gıymatlı mamaseverler! insanın insanlıktan çıktığı noktaların arasını çizince, ikisini birbirine bağlayan bir haritayı elde etmiş olacağımızı sanıyorum ben, naçizane... gerçi, cafer'in çapı francis'inkiyle karşılaştırılmaz ya...

izmir yanıyor, ya da, sezen aksu kimdir? kimlerle takılır?

sundurmanın altında öğle sıcağında böyle bir başlıktan başkası mümkün mü, kan ter içindeki mamaperver terakki fırkasının pek kıymetli üyeleri?

senelerdir şaşırtıcı kuvette bir "kanserojen şarkı sözü ve beste fabrikası" olarak çalışmakta olan kraliçe'yi arkadaşlarıyla birlikte canlı dinlemek nasip oldu sonunda, naçiz yazarınıza. bir sayfiye kasabasının açıkhava sahnesinde sezen aksu ve arkadaşları saatlerce çaldılar söylediler. avrupa turnesi için hazırlanmış konserde roman havasından rebetikoya, hicazdan latine kadar ne kadar çeşit varsa kraliçe'nin ürettiği, çalındı. hem, 'arkadaşları' da ara ara kendilerine ait olanları sıkıştırdılar. fahir atakoğlu, erkan oğur, seden gürel, orhan topçuoğlu gibi ağır topların tek tek sahneye davet edilişleri hoştu pek tabii ki, ama dahası, sezen'in nasıl sezen olduğuna ilişkin organizasyonel şemayı da göz önüne seriyordu. biraz da evropai bir kulağa ordövr niyetine bir şey sunuluyordu..

yeni albümü duymuşsunuzdur, nicedir yazacağım, yazamadım: özellikle baladlarda (damar?) çıtayı yükseltmiş kraliçe: izmir yanıyor adlı damarında, örneğin, bizi bizden alıyor. aslında konserde de edindiğim izlenime kapı açacak bu şarkı: sezen aksu biraz da ege, izmirli kadın, efelik, vs. gibi mitleri yeniden yazar durumda son zamanlarda. dönüp kalbim ege'de kaldı, izmir şarkı sözlerine bakarsak,


"aslında kendiniz şarkı söylemek istiyorsunuz, ama siz söylerken benim de burada olmamı istiyorsunuz"

erkan oğur kimdir? kimlerle takılır?

mamababa'nın pek iyi bildiği üzere yazarınız, naçizane, erkan oğur hayranıdır. hatta biraz daha ileri giderek "e.o. benim peygamberimdir" dediği vakidir kimi zaman.

geçen gece uzun ve sarsıntılı bir scooter yolculuğunun sonunda limanın tam karşısına denk gelen ıssız koya konuşlanmış bir plaj-klübe vardığımda, birazdan burnumun dibinde sanatını icra edecek olan adama yine açılamayacağımı biliyordum, pek tabii.. olsun: bu hayli kuvvetli hissiyat, dile dökülünce saçma duyulabilir; hele bir peygamberin, kendisine peygamber olduğunun söylenmesini lüzumsuz bulma ihtimalinin yüksek olduğu düşünülürse...



erkan6


e.o., turgut alp bekoğlu ve ilkin deniz'le birlikte yıllardır cazın acaib bir burcuna duhul edip çıkıyor. yarım saate, kimi zaman daha uzun süreye yayılan beher emprovizasyona, e.o.'nun beslendiği anadolu ezgilerini eğip bükerek giriyor; akabinde palamarları salıp, salmak ne kelime, koparıp, geniş bir alemi, ummanı kat edip dönüyorlar başladıkları yere. albümü dinlemek çok kolay değil, ama canlısı pek fena..

e.o.'nun telvin'le yaptığı şeyden bahsederken, artık klişe göndermelerin yükünden beli bükülmüş 'anadolu' kelimesini kullanmak zorundayız. zira e.o., kökü hayli derinde olacak biçimde orada işte.. neyse ki bu durum onun 'aleme' açılmasını engellemiyor. buralı adam, eyvallah, ne ki, bach'tan mingus'a, satie'den chopin'e uzanmayı engellemeyen, bilakis, besleyen bir buralılık hali bu. fakir cümlelerle anlatamayacağım olan biteni, ancak birlikte dinleyerek anlaşabiliriz bu hususta sanırım; ama biraz daha deneyeyim: 'alem'den kastım sadece bildik bir müzikal janr silsilesi içindeki geçişkenliğin taradığı alan değil. e.o.'nun herhangi bir solosunda nerelerde dolandığınızı farketmeden bu alanı katedersiniz etmesine, ama her zaman daha fazlası vardır. antik yunan'da pythagoras gezegenlerin sayısının, aralarındaki mesafenin, matematiğin ve müzikal tonlar arasındaki farkların, bir ve aynı düzene işaret ettiğini ileri sürerken şunu da ima ediyordu: müzik, 'alem'le senkron içindedir. işte, erkan oğur'u her dinlediğimde hissettiğim budur: önceden belirlenmiş ve sınırlanmış bir alem'e uygun notaları arayıp bulmaktan ziyade, şeceresi kestirilemeyecek bir birliktelikle melezleşerek sökün eden, birbirinin içine duhul ederek açılan sesler, varlık alanını genişletirmiş, beni de o zamanın içine davet edermiş gibi gelir hep. bunu bir e.o.'da, bir enver ibrahim'de, bir de stephan micus'ta buldum şimdiye dek.

dokunduğu her şarkıyı değiştiriyor e.o.'nun müdahalesi. düş sokağı sakinleri'nin (ki giderek tuhaflaşıp, o tuhaflığı kaldıramayacak bir noktada dağılıp tek kişilik bir tuhaflığa yuvarlanan bir grup sanırım) ilk albümünü tevazuuyla çekip götüren şey, tam da e.o.'nun hiç de müdahale gibi görünmeyen mırıldanmaları değil midir? ezginin günlüğü'nün bahçedeki sandal'ında yaş yetmiş'e eşlik ederken şarkıyı yeniden inşa etmekte değilse, nedir? bülent ortaçgil'in eski defterler'inde pencere önü çiçeği'nin canlı kaydındaki şiddetli soloya ne demeli? yazı-tura filminin çarpıcılığı, e.o.'nun müthiş bach (matthias passion) ve chopin (e minor prelude) yorumlarından nasibini almamış mıdır? ismail hakkı demircioğlu'yla, okan murat öztürk'le, djivan gasparyan'la, giderek janet-jak esim ile yaptığı her şeyin sound'undaki olağanüstülük onun elinden çıkma değilse nedir?

'alem' dedik, 'duhul' dedik, 'açılma', 'genişleme' dedik.. bunların hepsinin mekansal bir duruma işaret ettiği zannedilebilir. hayır! e.o.'nun bana öğrettiği şey zamandır. yukarıda hayli heideggerian bir tarzda açıkladım ya hislerimi, e.o.'nun bana asıl ilham ettiği şey bergson'un duree'sidir. 'ağırlama'yı dinlerken anladım; zamanı mekansal bir şeymiş gibi, eşit parçalara bölünebilecek bir şeymiş gibi algılayan pozitivist tarza karşı bergson'un birbirinin içine açılıp sürekli genişleyen kayan kesintisiz, bölünemez, dolayısıyla yeniden birleştirilemez bir şey olarak zaman kavramını koyarken ne demek istediğini... 'ağırlama'da avrupalı bir gitaristin çaldığı akustik gitar, barok'tan blues'a pek çok janrı kat eden yolculuğunda çok açık biçimde bölüp bölüştürürken zamanı, aynı tonlarda gezinerek onunla atışan perdesiz gitar, e.o.'nun elinde onu eni konu yumuşatıp yapıştırıyor tekrar.. tam da olması gerektiği gibi parçasız, kayan, eğilip bükülen bir bütün halinde iliklerimize dek 'zaman' tecrübe ediyoruz; mekan değil..

müziğin işinin zamanla olduğunu kabul etmek zor değil.. ne de olsa süre, ölçü, tempo gibi parametrelerle inşa ediliyor, müzik. elektronik müziği belki de bunlardan biraz daha ayrı tutmak gerek: zira, elektronik müzik, tıpkı nesne ya da uzay modelleme programlarında olduğu gibi uzamsal bir cetveller sistemi üzerine sample çubuklarının yerleştirilip üstüste bindirmesi yöntemiyle üretiliyor. en azından reason gibi programlarda böyle bu iş. bu yüzden, örneğin, gantz graaf nam videoda autechre'nin yaptığı ses işi ile adını bilmediğim birilerinin icra eylediği ritmik mekansal modelleme birbirine bu denli ait olabiliyor: hamurları aynı, hamur tekneleri aynı! üretim tekniği ile ürün arasındaki ilişki eninde sonunda kendini bir yerden gösteriyor, açıyor. böylece, ancak bu üretim koşuyla, o ses yığınını hayli mekansal, bölünüp parçalanabilen, atomlarına ayrılabilen, nispeten homojen bir yığın olarak hayal etmek mümkün olabiliyor.

üstünlük atfetmek değil ya, yine de söylemeli: e.o., çoğunlukla, zamanın içinde, zaman'la varolan, zamanı var eden müziği icra ediyor.

erkan oğur kimdir, kimlerle arkadaşlık eder?

dub the police!

police-brutality
İyi icra edilmiş bir dub, herşeyi değiştirme-dönüştürme, başka formlara sokup bambaşka hikayeler haline getirmeyi o kadar iyi becerebilen bir mekanızma ki, karşısında hayretle kalakalmamak elde değil... Başından beri dub'daki cover hadisesi ,diğerlerinden öte, yeniden yorumladığı eseri (ilk bakışta tekrara dayanır gibi görünse de) o kadar estesize bir şekilde "sarmalıyor"ki, insan sarmalanan şey 30 yıldır akademik kadrosundan rock bar'ına tüm dillere pelesenk olmuş, 1970'ler sonu sudan sabundan uzak popüler rock grubu The Police bile olsa hayretle salınmadan edemiyor.
dubxanne_police_in_dub
Köln menşeili muhteşem proje Dubxanne, meşhur The Police parçalarını,gayet kıvamında sağlam bir sound ile çok daha kabul edilebilir bir hale getirip kulaklarımıza sunuyor sevgili mamacılar. Kanımızın ısındığı tek polis bu!

hey adamım

Arctic Monkeys, 2006'daki debutu "Whatever People Say I Am, That's What I'm Not" ile Büyük Britanya'yı ziyadesiyle sallamış nevi şahsına münhasır bir topluluk. Ne kadar cool tavırlar takınsalar da albümün patlattığı bombanın büyüklüğünü çok da hazmedemeyeceklerini düşünmüştük o sıralar ve grubun Franz Ferdinand vari bir ilk albüm popülaritesi ağırlığı altında birkaç sene içerisinde unutulup gideceğini düşündüğümüz zamanlar olmuştu. Biliyorsunuz, salt temcit-pilavı-rock-tarihinde değil modern müziğin birçok alanında vardır bu debut (ilk gece) sendromu.
Arctic Monkeys - Humbug (2009)
Maymunlar bir kısım mamacılar tarafından da merakla beklendiğini düşündüğümüz üçüncü plağını yayınladı yayınlayacaklar. Şaşkınlıkla görüyoruz ve takdir ediyoruz ki, grup ilk albümlerinin gölgesinde kalmak şöyle dursun, sözkonusu duruşun üzerine birşeyler koyarak ilerlemeye devam etmiş. Onları diğer onlarcasından ayıran, bilhassa enstrüman kullanımlarındaki basit ama yenilikçi fikirler artarak devam etmiş. En azından gördükleri ilginin rastlantısal olmadığını ispatlarcasına olgunlaşmış ve "büyümüş"ler. Ama hava aynı hava, Arctic kafası güzel kafa.
ArcticMonkeys131008_450x320
Yorucu bir günün ardından, akşamüzeri saatlerinde şehrin işlek caddelerinden birinde yürürken, hiç aklınızda olmayan ihtimal vermediğiniz bir şekilde, üniversitenin o ilk hızlı yıllarından kalan birkaç eski dostun sizi kahkahalar eşliğinde ana caddeden ara sokaklara (biraz da zorla) sürükleyişi...Sizin bu sürüklenişe ne kadar direnseniz de geri dönemeyeceğinizi bildiğiniz o an...Hiçbir zaman o eski senelerdeki gibi bir enerji ol(a)masa da, hatta bu "durulma"nın doğallığına yapılan atıflar eşliğinde, kafaların giderek güzelleşmesi...Güzelleştikçe "sanki o günlerdeki gibi..." sarhoş romantizması mırıldanmaları... Yaşları o yıllara pek yetmese de, işte bu çocuklar o çocuklar. Sadece biraz daha büyümüşler, duruldukça güzelleşmişler.
Kapanış "The Jeweller's Hands" in size hatırlattıklarına bir kadeh daha alın.

paris'in yeraltı bir kötü kız!

tbgc
Ritmin ağırlıklı olduğu janrlarda melodinin silik ama mühim bir rolü olduğu yadsınamaz. Bilhassa elektronik müziğin birçok köyünde kazasında melodi, uzun yıllar göz ardı edilmiş, hak ettiği ilgiyi malesef görememiş. Dans müziğindeki "melodi" kavramı çoğu zaman son derece sakil, klişe ve çiğ bir takım loop'lara indirgenip bizi üzüntülerden üzüntülere gark etmişti sevgili parisienne mamacılar. Her ne kadar prodüktörlerin/DJ'lerin amacı dinleyiciyi ritimdeki dahiyane gidiş gelişlere odaklamak olarak bahanelendirilse de, melodideki mütevazı estetik her daim değerini korumaya devam ediyor. Melodi ile ritimin arasındaki bu "altın oran"ı tutturanların sayısı az, onlardan biri de Paris'li ikili Teenage Bad Girl.
TBG__c_fhuiban_yahoo.com_7228
Teenage Bad Girl, 2007 tarihinde çıkarttığı debutu Cocotte ile tüm otoritelerden tam puan almış, anında onlarca remix'i etrafta dolanmaya başlamış bir ikili. Her yerlerinden pek cool, pek Fransız ve pek eğlenceli beat'ler, melodiler, soundlar ve vokaller akıyor. Dinlerken 80'lerden fırlayıp gelen "shred"vari gitar sololarına da rastlayabiliyorsunuz, çok sağlam synth'lere de, Daft Punk etikelişimli hissiyatlara da, akıllıca düzenlemelere de, dahiyane ritimlere de. E modern müzik takipçisi bir mamacı başka ne bekler ki? İkiliyi soframıza son 4-5 yılın hip'i electro janrının en müstesna örneklerinden biri olarak servis ediyoruz ve Teenage Bad Girl'e teşekkürlerimizi bir borç biliyoruz; bize zekice melodilerin dans müziğindeki önemini bir kez daha hatırlattığı için, yeraltından çıkarttıkları sound'u hip yapmanın zevkini yaşadıkları için, canımızın feda olduğu Paris moda caimasına salt tek bir albümle verdikleri ilham için, en mühimi de kusursuz debut'lar listemize bir yenisini daha eklediği için.

ala franga

haine19
la haine.
elli katlı bir binadan düşen adamın öyküsü.
düşene dek şunları söyler:
"buraya kadar herşey yolunda, buraya kadar herşey yolunda, buraya kadar herşey yolunda."
29. kattayım şu an ve her şey yolunda.
kaç kat kaldı ömrümde?
bir ömür ortalama 70 yıl dersek...
70-29=41...
herşey yolunda..her şey yolunda...her şey yolunda...






1995 tarihli dehşet Mathieu Kassovitz eserinin film müzikleri ile, 10 sene sonra, 2005'te Paris'te yaşanan olaylara bir kez daha saygı duruşunda bulunmak isteyenlere mama'nın armağanı... Filmi halen görmemiş ve kendini muhtemelen "geç kalmış" hisseden tüm mamacılara : hiç üzülmeyin, zira değişen hiçbir şey yok hikayede. Tekrar ediyoruz : l'important c'est pas la chute, c'est l'atterissage. (önemli olan düşüşün kendisi değil, bizatihi yere inişi-çakılışıdır.)