sayıyla 12 yazıyla oniki

12twelve

1998'den bir yıl önce kayıt ve meşk hayatını bitirdikleri zamana dek 3 albüm kaydetmiş olan jazz-postrock grubu 12twelve ile tanışalım, sondan başlayarak.

son albüm l'univers, davullarının derinliğiyle, gitarının saykedelikliğiyle, saksafonunun serseriliğiyle kimi zaman coltrane'i, kimi zaman tamburada'yı, kimi zaman morphine'i, çoğu zaman da sadece kendini anımsatıyor. özellikle la habitacion de albert'in ikinci yarısına açıla o şahane kulaklar, derim, naçizane.

türlerin kökeni

bonobo_02
Bonobo'lar kendilerini aynada tanıyabilir(felsefe), sesler çıkarabilir(müzik) ve birbirleriyle iletişim kurmak için karmaşık hareketler(dans) yapabilir. Genç şempanzeler oyun oynarken ya da birbirini gıdıkladığında güler. Duygularını çeşitli şekillerde belli ederler. Konuşabilmelerini sağlayacak bir fizyolojiye sahip olmasalar da insanların kullandığı işaret dilinden bazı hareketleri öğrenebilirler, elbette dil bilgisi ve sözcük dizimi olmaksızın. Çeşitli aletleri kullanabilirler; bazıları ince dallardan faydalanarak termit "avlar"; kimisi ağır taşların yardımıyla ceviz kırar ya da dişlerini kullanarak mızrak sivriltir. Her şeyi birbirlerinden öğrenirler. Bu anlamda, değişik şempanze grupları, kendilerine has bir kültüre sahip olurlar.
Bilhassa, 1929 yılında tanımlanmış olan tür Bonobo'lar (Pan Paniscus), yemek paylaşımı ve üreme sorununa çok daha keyifli bir açıdan yaklaşır. Bir grup baskın erkek tarafından idare edilen şempanze topluluklarının yanında bonobolar, cinsel temasın (dişi-erkek, dişi-dişi, erişkin-genç) evrensel sosyal sorun çözücü işlev gördüğü feminist bir hippi kolektifi gibidir. Birden fazla bonobonun merakını cezbeden her şey, çiftleşmeyle son bulur.
Vervet bonobolarının (Chlorocebus aethiops) insanınkine çok benzer bir demlenme alışkanlığı da vardır. St. Kitts adlı Karayip adasındaki maymunlar, barlara gitmekte ve insanların yarıda bıraktıkları içkileri bitirmektedir. Çoğu sosyal içicidir ve arkadaşlarıyla içmeyi tercih eder. Alkolü meyve suyuyla karıştırmayı tercih ederler ve asla yemekten önce içmezler.
cover
Tüm bu benzerliklere rağmen insanlarla maymunlar arasında dağlar kadar fark var, bu farkı ancak hayal gücümüzle kapatabiliriz. İşte o arada kalan hayalgücü kısmı içinse Londra'lı Simon Green'e (a.k.a Bonobo) bağlanmayı sürdürüyoruz. Bonobo 2010 yılında raflardaki yerini alması beklenen yeni uzunçalarından ilk EP The Keeper 'ı , Andrea Triana'nın dehşetengiz vokaliyle beraber, ortalarda bir yerlere "deney muzu" gibi bırakıveriyor. Bize de ne yapmak düşüyor?

the big picture

gagarin_yuri1
Hayat boyunca ismi, cismi (görüntüsü) ne zaman geçse bilinçaltı ile karışık bir rüya sosu içeren baskın bir gülümseme ile hatırlanan bazı "kahraman"lar olması, çocukça olduğu kadar da insancıl birşey değil mi? Peki bir adamı ,tüm hayatını bir kenara bırakıp, yaşadığı sadece "bir an" için bu raddeye getirme hususunda Yuri Alekseyevich Gagarin 'den (Ю́рий Алексе́евич Гага́рин) daha kudretli kim olabilir? Uçsuz bucaksız, geniş Moskova caddelerinde görünen her "şey" gibi (yollar, binalar, mimari akımlara göndermeli ayrıntılar, sokak sanatı püskürmeleri ve tabi ki heykeller) insan hafsalasını zorlayan "ölçek" meselesinin bütün karakteristiğini yansıtan o devasa heykeli ilk gördüğüm andan beri, bu zat-ı muhteremin kulunuzdaki derin etkisi gün geçtikçe artar, artar...
07_4yuri_gagarin
Gezegenden geçtiğimiz sene aniden ayrılan Esbjörn Svensson'u, grubu ile birlikte 1999 senesinde, gezegenin görüp görebileceği en yaratıcı isimlerden birine sahip şarkısı "From Gagarin's Point Of View" ve şarkı ile aynı adı taşıyan albümün kaydı esnasında da Yuri'yi böyle bir yerlere koyduğunu farz ediyoruz. Esbjörn ile Ankara'da tanışmamızdan ve bu muhabetten ölesiye zevklendikten sadece 3 sene sonra gezegenden ayrılmasına mı üzülelim, albümü adadığı Gagarin'in bir "resmi" hepimizden önce mi gördüğüne gülümseyelim bilemiyorum ki...




devendra kısa düştü diyenlere...

Devendra-Banhart-Poster


baby ep'sini sevenlere, "daha, daha!" diyenlere. devendra banhart sizi, bizi kırmıyor, ilişkiler tarihinin en gıcık sorusunu sora sora geliyor: what will we be

fıtrat'ın titreşim sanatını eda edişidir.

natself1


var var; bu ailede bir şeyler var. hoş ritmler var, scratch dokunuşları var, funk'ın allahı var. fink'in daha neşeli, sosyal, eğlenceli biraderinin bir önceki albümünde, the art of vibration'da herşey var. vokalci ablaların sahnedeki titreşimi gibi bir şey.

fıtrat'ı takdimimizdir.

tt_ns-mhblad


fazla söze ne hacet! tru thoughts ailesinin pırlanta gibi bir ferdi daha. buyrun, natural self'i dinleyin.

bir sek votka, bir the mars volta

octac


bira şarkısıymış gibi bir atmosfer verebilir ilk etapta; yanıltmasın. son albüm octahedron'un açılış şarkısı 'since we've been wrong' geliyor; votka bitiyor...

bach'ınız..

takipteki mamaperverler anımsar: daha önce bir girimizde glenn gould dolayımıyla bach'a değinmiştik. bach, tabii, değinilip geçilecek biri değil. yazdığı her satır "müzikten mi bahis açacağız, matematikten mi?" sorusuna şık bir çalım olarak nitelendirilebilir. bu satırlardan en çok tüketileni de çello süitleridir, malumunuz. tüketilmek derken, aslında tüketerek bitirilebilir birşey değil bu parçalar. çalanın fıtratına, tarzına göre kah koşuşturarak, kah ağır azende, tekrar tekrar kulağımızı temizleyen, oradan zihnimize duhul edip eşsiz bir hareket yaratan katman katman, börek gibi, hatta ev yapımı baklava gibi ezgiler: her katmanda ayrı hikaye, ayrı 'pattern', ayrı özne (şu kontrpuan mevzuunu biraz şizofrenik buluyorum da).. ekleyeyim mi: favorim rostropovich...

fügler bende hep, ana metinle dip not ilişkisindeki hiyerarşinin ortadan kalktığı bir edebi (yahut, akademik) fantezi, bir ütopya hissi yaratır. dipnot artık ne anametinden küçük fontlarla yazılıdır, ne de onu destekleyen veriler içermek zorundadır. rol çalar, metindekinin aksini iddia eder, metni oluşturan kelimelerin aynını kullanarak başka anlamlara gelen cümleler kurar. tersini söyler, karıştırır, düşürür. bach bende hep bu hissiyatı ve zihinsel çalışmayı motive eder.

Bach_GunleriPoster


şükür ki, istiklal'in göbeğinde, st antuan kilisesinde çello süitlerinden 1, 3 ve 5.yi dinlemek nasip oldu bu fakire. kilisenin akustiğine güvenimiz tamdı. e., ü. ve bendeniz, ahşap sıralara oturduk; kah kubbeleri, kah ufkumuzda salınan pek güzel ışıklandırılmış nasıralı'yı seyre daldık. sonra, alexander rudin gelip süitleri biraz aceleci bir tempoyla icra etmeye koyuldu. maalesef kilisenin akustiği ile rudin'in temposu arasında faz farkı mevcuttu.

koyu tonların tizleri bastırdığı, seslerin birbirinin içinde eridiği bozbulanık bir iniltiyle karşılaştığımda korktum, üzüldüm. sanki bir buğulu camın ardından hareket eden bir imgeyi izliyor gibiydim: net çizgilerden ve tanınabilir bir simadan çok bir kütleye tamamlanan koyu lekeler görür gibi. yahut, işte, cezanne'ın resimlerindeki kesinliksiz, sınırları belirsiz, perspektifi hep süzülen, kayan manzaralara bakar gibi - neden hep görsel alana referans vermek zorunda kalıyorum işitsel bir deneyimi tasvir etmek için? neyse ki bir süre sonra kulaklarım sonuna kadar açılıp avlanmaya başladılar. yüzlerce kez dinlediğim, ezberden mırıldanabildiğim ezgiler, belki sadece duyma melekemden değil, daha çok hayal gücümden, hafızamdan sökün edip vücuda geldiler. pek hoştu!

soul'da birleşelim

mayerhawthorne2
Soul'un 2000'li yıllardaki halinden memnun olmak, istikbalinden ümitlenmek hayli zor. 1950'li yılların ortalarından 70'lerin başlarına kadar olan dönemde altın çağını yaşayan bu "yeni dünya" güzelliği, bilhassa da ana akım içerisinde 1990'lı ve 2000'li yıllarda bir yanda ucuz ve rezil R'n'B vokal gruplarının, beri yanda da Amy Winehouse misali Kelebek eki arka sayfası celebrity'lerinin altında ezildi de ezildi. Büyük Britanya, Fransa ve Kuzey Avrupa memleketlerindeki canımız ciğerimiz underground örneklere Birleşik Devletler'den de yanıt gecikmedi neyse ki. En azından biz öyle gördük.
my
Mayer Hawthorne (Andrew Mayer Cohen) , Michigan'ın bağrından kopup melekler şehrine yerleşmiş eski bir hip hop DJ/prodüktörü. Keza uzun müddet pikapların arkasında seslerle haşır neşir olmasının kazandırdığı "kulak", 2009 senesindeki debut albumü A Strange Arrangement'daki neredeyse her parçada ona yol-su-elektrik olarak geri dönmüş. Prodüktörlüğünü de bizzat kendisinin üstlendiği kayıtta Mayer, bize salt soul'un olması gereken soundlarını 30 sene evvelki örneklerinin üzerine kopya kağıdı koymadan çizmekle kalmıyor, ipeksi vokal stilini de bizimle paylaşmaktan hiç çekinmiyor. Sevgili Hawthorne son yıllarda duyduğumuz en estetik romantizmlerden birinin, en yumuşak aşk soul'unun kucağına atıveriyor bizi. Biz de ağır çekimde o yumuşacık yatağa mutlulukla düşüveriyoruz. En iyi soul, aşkla dolu mutlu soul.

bi havalardayız

charlotte04
French Touch'ın belki de en göze batan üyesi Air, 8. uzunçaları ile karşımızda. Air için söylenebilecek çoğu şeyi daha evvel diskografilerinde hala favorimiz olan debut album "Premiers Symptômes" mamasında söylemiştik. İnsanın modern klasikler hakkındaki fikri bu kadar çabuk değişmiyor tabi. Fikrimiz baki.
Gelelim yeni albüm Love 2 'ya...Bir sanat yapıtının klasik muamelesi görmesi, belki de, tüm karakteristik özelliklerini ilelebet koruyarak yine de her seferinde yeni bir şeyler söyleyebilmesinde saklıdır. Air bizce artık estetik vuruculuğu sürekli olmasa da belirli bir seviyede olan, klasikleşmiş bir topluluk. Love 2'daki istisnasız tüm parçalarda da bu kokuyu almak çok zor değil. Her parça, her dakika, teknik olarak seçilmiş her sound, her dokunuş tam da bir Air albümünden beklenen, kemikleşmiş dinleyicisini pek şaşırtmayacak biçiminden seçilmiş. Özensiz değil ama tahmin edilebilir, ve salt bu özelliği ile de kabul edilebilir bir kayıt çıkmış ortaya. 2006 yılındaki ikinci solo plağı 5:55'ın kaydı sırasında prodüktör koltuğunda oturan Air ikilisine de selamlarını bu albümdeki bazı parçalara varlığını,sesini ve telaffuzunu vererek çakan Charlotte Gainsbourg abla da cabası...

beybi

tuhaf adamlar kadrosuna biraz fazla "göstere göstere" dahil olmuş devendra banhart'ı, sputnik'e sevdiremedik hiç. (devendra da kimmiş, biz daha tomwaitsnickcaveleonardcohen'i bile sevdiremedik adama!) ama bu ep'yi, hele ki ilk parçayı sevecek diye düşündük.


baby


devendra banhart, kulağımıza, cocorosie sayesinde takıldıydı; tıpkı johnsongillerin antony'si gibi. bu deli kızkardeşlere ilişkin ne düşünürsünüz bilmem ama, şahane yancıları var:) devendra, biraz beck bozması gibi duyulsa da ilk etapta (beck de bozdu kendini gerçi, o ayrı), yavaş yavaş "hmm, orijinal çocuk aslında" hissiyatını veriyor. ahir zaman dervişi (ama three-stripes içinde) görünümü, natalie portman'la gönül oyunları, tuhaf klipler ve kartonetler... daha ne ister insan bir spectacle'dan?

hakkında fazla da bilgim olmayan konularda atıp tutmayı keseyim ve bir ortayaş lafzıyla noktalayayım: müzik aleminde "millet deliye, biz akıllıya hasret!"

"libera me!"

1154657826_extras_portadilla_0


alba molina geliyor, 'sevillanas de la vida' diyor.

aman amanda

amanda-blank-2
Kıyıcılıkta olmasa da kımıldatmada sınır tanımayan kadınlar listemize Roisin Murphy, Miss Kittin, Santogold, Kelis, Peaches ve Lilly Allen gibi isimlerden sonra Philedelphia'dan fırlama Amanda Mallory (a.k.a. Amanda Blank) de fırtına gibi bir giriş yaptı. 2006 senesinde basılan EP'si Blow ile yeraltında hakkında konuşulmaya başlayan Amanda 2009 tarihli uzunçaları I Love You ile hoperlörlerimizde. Fazla söze ne hacet, haftasonu şehrin hip mekanlarında arzı endam etmeden evvel dağınık odasında çeşit çeşit parfüm, çeşit çeşit elbise arasından en çarpıcılarını seçip, sözkonusu mekandan evvel mutlaka stüdyoya giden bir abla ile daha karşı karşıyayız işte. Bu tip albümlerde hep işin müzikal kısmı ile D.I.Y. düsturlu adsız prodüktör ve DJ'ler , marketing kısmı ile de öndeki bu kızlar ilgileniyor gibi gelse de...Pekala, sorun yok. Selamlar olsun kuzeydoğu Amerika undergrounduna diyip, geçelim.
Girizgahta zikrettiğimiz isimlerden herhangi biriyle en az bir gece geçirmiş iseniz, Amanda'da sizi o kıyafetle stüdyoda bekliyor.Electro, electro-clash, hip hop ve rock ve pop'un kesiştiği köşede. We love you all.
amanda-blank

ian brown aksanı

110536
BritPop aşkımızın Madchester Sound yaratıcılarından Stone Roses ile de süslendiği milattan önceki tarihlerden bu yana, Ian Brown ile aramız her daim iyi oldu. O aradı sordu, biz bazen başka mahallelere gidip, eski komşuları unutuverdik. Küsmedi, arada saçmaladığı oldu ama hiçbir zaman bizi yarı yolda bırakmadı. Charles Darwin'in Simon Green (a.k.a Bonobo) ve Gorillaz ile beraber en sağlam sağlamalarından olan eski dost Ian, 2009 yılında da boş durmadı ve yeni albümü My Way 'i piyasayı çıkarttı. Adamımızın Stone Roses dağıldıktan sonra atıldığı solo yolculuğunda bu albüm, Solarized albümü kadar yüreğimizden yakalamasa da, eski mahalledeki dostumuzu bizlere tekrar hatırlatması babında mühim. Yine de albümün sürprizi 1969 tarihli Zager And Evans güzellemesi "In The Year 2525" ın Ian yorumu. Telafuz ve diksiyon ne çok şeyi değiştiriyor hayatta...Eski Stone Roses günlerini ve bilhassa da Solarized albümünü hala aratsan da Ian, ölümüne İngiliz aksanı ile tekrarlıyoruz : We love you! Biz love'u "lov" diye , kızlar sunrise'ı "sonraayz" diye telaffuz edişine hasta.