seçenekler


"Kitaplar her zaman vardı. Karmakarışık hayatımın tek değişmezleri. En yakın arkadaşım Sutton'ın altını çizdiği gibi, 'bu kahrolası okuma da neyin nesi? Allah aşkına, sen bir zamanlar polistin.'
Tam İrlanda mantığı.
Ona, o zaman da, daha sonra da aynı yanıtı verdim, 'Okumak beni buralardan uzaklaştırıyor.'
Klasik tavırla yanıtladı beni :'Boktan konuşmalar bunlar.'
Daha önce de söylediğim gibi babam tren yolunda çalışırdı. Kovboy kitaplarını severdi. Ceketinin cebinde her zaman okunmaktan eskimiş bir Zane Grey olurdu. Bir gün kitaplarını bana vermeye başladı. Annem, 'Çocuğu hanım evladı ypacaksın' derdi.
Ama annemin duyamayacağı zamanlarda babam, 'Annene aldırma, kötü bir niyeti yok, sen okumaya devam et' diye fısıldardı kulağıma.
'Neden baba?'
Okumayı keseceğimden değil, çoktan bağımlılık haline getirmiştim okumayı.
'Kitaplar sana seçenekler sunar.'
'Seçenek nedir?'
Babamın gözlerinde dalgın bir bakış belirdi,
'Özgürlüktür oğlum.'

Ken Bruen "The Guards" 2007; Türkçesi : "Ahlaksızlar" Kırmızı Kedi Yayınevi, 2008.

1976 tarihli IF albümünde saygıdeğer multi-enstrümantalist Nathan Davis tenor saksofon, soprano saksofon, bas klarnet and flütteki hikayelerini gerçekten şu nem ve sıcakta ihtiyacımız olan cool'lukta bir toplulukla (Abraham Laboriel, George Caldwell, Dave Palmar, Willie Amoaku) kaydettiğinde kimseler bu kaydın, ustanın son plağı olacağını tahmin etmemişti. Koltuğa birden fazla karpuzdan ziyade, fazladan da şekerli sulu kavun, sert şeftali, parlak kiraz, buğulu üzüm, soğuk incir ve bolca da karışık kuruyemiş ila bol buzlu içkiler, meşrubatlar da sığdırarak, "bize seçenekler sunan" Nathan Davis hocaya selam çakmadan geçemiyoruz.

dünyadaki tek kupa

2003 yılında, Ludovic Navarre liderliğinde, o seneler popülaritesinin doruklarında olan St. Germain grubunda trompet üfleyen Pascal Ohse, yine Navarre'nin prodüktörlüğünde solo albümünü Soel 'i kaydetti. Albüm her ne kadar büyük St. Germain işlerinin gölgesinde kalsa da, türün meraklıları tarafından hemen ayrı bir yere konuldu.

Zaman: 1960'ların son demleri ila 1970'lerin ortasına kadar olan bölüm. Mekan: Afrika'nın kendisi olmasa da nüfusunun yoğun olduğu suburbanlar. İman: Yer yer Barry White'a ama çokça büyük üstad Isaac Hayes'a çakılan selamlar, gayet sağlam bir Afro-Beat, Blaxploitation ve Nu Jazz kokteyli, cool baslar, wah wah pedalları, yan flütler, melodik spoken word'lerle bezeli vokaller ve Pascal Ohse'nin trompeti...Vuvuzela dinlemekten iyidir.

birikmişleri almak...

memuriyette hayli meşhur tabirdir: görevlendirilirsiniz mesela, yolu yövmiyesi sonradan gelir; yahut ne bileyim, ödenmemiş ders paralarınız vardır bir yerlerden, devlet bunu bulup buluşturur, öder, filan; nice zaman sonra birikmişleri toplarsınız... bu mecrada durum farklı elbet: burada birikmişler alınmaz, verilir! aylardır birikmiş olanların infilakı olarak alınız aşağıdakileri.

herşeyden evvel pedro almodovar ustanın "los abrazos rotos"unu anmalıyım, zira, nicedir birlikte çalıştığı alberto iglesias, bu filme yaptığı müziklerde ruhumuzun derununa duhul etmekte pek bir mahir. miguel poveda ismiyle maruf bir pop-flamenko solistinden linkteki gibi bir şaheseri devşirmek her bestekarın haddi olmasa gerek.

hararet

hararet, mevsimin getirdiği, bizim de alkol tüketmek marifetiyle katkıda bulunduğumuz bir hal, değil mi? madonna'sından kelis'ine, kuzey avrupalılar dışındaki tüm kadın sanatçılarımızn kliplerinde rastlaşmaktan haz duyduğumuz nemli ten, kendi üzerimizde o kadar da hoş durmuyor.

ter akacak


Yaz mevsiminin geldiğini, havanın ısınmasından, nemin nefes alırken göğüste hissedilmesinden, yosun kokusunun surata çarpmasından, gölge yerlerin çekiciliğinin artmasından, "tiril tiril" lafının tedavüle girmesinden, bardaklara fazladan buzların atılmasından, sineklerin "dolaşıma" girmesinden, pencerelerin kapıların geceleri de kapatılmamasından, 70'lerden kalan yelpazelerin sallanmasından, tavan pervanelerinden, güneş kremi kokusu ve terden ziyade, midemizi titretirken serinleten dub bass yürüyüşlerinden, "davulun makbülü trampete az vurulanıdır" düsturlu serin reggae ritimlerinden, mojitolardaki ekstra buz ve nanenin kardeşliği gibi kardeş olan iki kıta Güney Amerika ve Afrika kökenli üflemeli tarzından, akşamüzeri güneşinde iyice ısınan ahşap renkli kongaların sesinden anlayan tüm mamacılar için, Tru Thoughts başatı Quantic ve Flowering Inferno Orkestrası müjdeyi kucağınıza bırakıyor.

Dog With A Rope, hoperlörlerin eskitemediği Will Holland'ın (a.k.a Quantic) Flowering Inferno Orkestrası ile 2008'de basılan ve burada da yer vermeden geçemediğimiz "Death Of The Revolution" kaydından sonra, ondan çok daha pişmiş, olmuş, oturmuş ikinci plağı... Fazla söze ne hacet, zaten havalar ısınıyor, daha fazla laf kalabalığı dinlemekten ziyade basın play' tuşuna, koyun "Swing Easy"deki üflemeli melodilerinin ve "Cumbia Sobre El Mar"ın cool'luğnunu şerefine iki buz daha. Hadi.

gözün garip hayali



"...İnsanın hakikati, sana gösterdiğinde değil, gösteremediğindedir.
Bundan ötürü, onu tanımak istersen dediklerine degil, demediklerine kulak ver. "


Mısır doğumlu ud üstadı Joseph Tawadros, Lübnan'lı bir "deli" Halil Cibran'a (kendisine doğunun Oscar Wilde'ı demek geliyor içimizden) adadığı The Prophet kaydı ile pazar kahvaltısının ertesindeki öğle saatlerinde içilen bir fincan kahve niyetine huzurlarınızda sevgili mamacılar. Telveniz bol olsun.


"Bir gün göz dedi ki: Bu vadilerin ötesinde mavi sisle örtülü bir dağ görüyorum... Ne güzel değil mi?... Kulak dinledi ve dedi ki: Fakat dağ nerede onu işitemiyorum... Sonra el dedi ki: Ona dokunmak için uğraşıp duruyorum ama dağ yok ki... Burun dedi ki: Dağ yok, kokusunu alamıyorum... Sonra göz başka tarafa döndü, diğerleri gözün garip hayali hakkında konuştular ve şöyle dediler: Gözün bir sorunu olmalı... "

Halil Cibran.

taze olgun


1999 yılından beri aktif olmasına rağmen, 2003 yılında yayımlanan "Tasty" albümü ile geniş mi geniş tüm kitlelerce gönül tahtına oturtulan, aynı yıllarda kalburüstü birkaç DJ ve prodüktör ile ortak çalışmaları ile de başka bir takım çevrelerle dirsek teması da kurmuş, sözkonusu uzunçalar Tasty ile adı Brit Awards'larla, Grammy'lerle bile anılmış lakin aynı sükseyi onu takip eden 2006 tarihli "Kelis Was Here" ile pek de yakalayamamış Kelis, 2010 yaz mevsimini kariyerinin bizce en "doyurucu", en "olgun" , en ........ albümü Flesh Tone ile kutluyor.





Sözü açtığımız "Tasty" albümü ile modern R&B ve Soul'a hayli taze bir soluk üfleyen Kelis, "Flesh Tone" ile o "kök"lerini geri plana atıp dümeni iyiden iyiye Electronica, House, Electro-House gibi derin sulara kırıyor. Çoğunluğun "Trick Me" , "Milkshake" ve Alman tekno superstarı Timo Maas ile kaydettiği sarsıcı "Help Me" gibi single'ları ile hatırladığı güzel Kelis'i, yüzdüğü bu yeni sularda tabi ki mühim prodüktörler de yalnız bırakmıyor. Ammo, Jean Baptiste, Benny Benassi, Burns, Diplo, David Guetta, Boys Noize, Free School, DJ Switch ve will.i.am. gibi isimler Flesh Tone plağının arka planında görünenlerden sadece birkaçı. Ufku olabilidiğince açık, manalı lirikleri yüksek dozda "profesyonel" vokal teknikleri ve gediksiz bir prodüksiyonla soframıza sunan Kelis'i, tekrar Tasty günlerindeki gibi yakinen takibe almamızın şart olduğunu hissediyoruz. Hem Kelis "beni takip et" der de, hangi mamacı burun kıvırır ki?

geçici bir heves

"Dave Brubeck, Avrupa ve Asya ülkelerindeki konser gezisinden döndüğünde, her ülkeden edindiği intibalarla birer parça hazırlamış. Bu ara Türk Halk Musikisi iyice izlenmiş olacak ki, bizi anmak için bir değil iki parça yazmış. Birinin adı "Blue Rondo a la Turk", öbürününki de "Golden Horn" yani Haliç. Biliyorum, Türk Müsikisi gönüllüleri de kaş çatacaklar bunlara, salt cazı tutanlar da. Birinciler, Türk Halk Musikisinin ritm ve melodi özelliklerinin ilim yoluyla ele alınması gerektiğini ve ancak bu yolla halk musikisiyle birleşmeye gidileceğini söyleyecekler, öbürleri de cazın kendine has tempo ve ritim unsurlarının dışardan, hele Türk Musikisinin aksak ritimlerinden hiçbir şey almayacağını, cazın bünyesinin buna uygun olmadığını söyleyecekler.





İki görüşe de saygı göstermek gerekir. Nitekim Brubeck'in söz konusu tecrübeleri ilgi çekici olmakla birlikte, caz yönünden de, Türk Halk Musikisi ile cazın birleştirilmesi yönünden de, başarılı değil. Acak bu başarısızlık, böyle bir birleşmenin imkansız olduğunu düşündürmez.
Temel unsurlarında hiçbir benzer yanı olmayan iki musikiyi birleştirme çabası, çılgınca bir serüven gibi gözüküyorsa da, unutmayalım ki bütün sanatlara ileri akımları getirenler hep çılgın serüvencilerdir. Brubeck'in girişkenliği şimdilik bir başarısızlığa uğramıştır. Ünlü cazcının bugünden sonra da aynı yolda çalışmalar yapacağını hiç zannetmiyorum. Bu onun için gelip geçici bir hevesti. Ama yurdumuzda hem cazı, hem Türk Halk Musikisini, hem Batı musikisini bilen birkaç musikişinas var. Bu çılgınca serüvene atılmayı biraz da onlardan bekleyelim. Bakalım sonuç ne oluyor?"


Cazdan elektronik müziğe, yerel musikiden klasik batı ruhuna, popüler olandan yerin yedi kat altında neler olduğuna kadar tüm mühim musiki hususlarında dimağımızı tam manasıyla "aydınlatan" İlhan K. Mimaroğlu'na Milliyet Gazetesi, 18 Aralık 1960 tarihli yazısını bahane ederek bir kez daha saygılarımızı sunuyoruz. 18 Aralık 1960.

kapıyı açmamla flaşlar patladı

Müziğin paylaşımının dijitalleşmesi ve işbu dijitalleşme ile bir bakıma da sanallaşmasından beri, tek dişi kalmış pek çok dev plak şirketinin dümenini kırdığı "albümden ziyade single satalım" mantığı, "tüketicilerin" (dinleyici değil) ekseriyetinin "zaten popüler albümlerin hemen hepsi one-hit-wonder; salt bir parça için koca albümü neden omuzlarıma yükleyeyim ki?" kolaycılığı (liberalliği de desek sanırız yamulmuş olmayız) ile birleşince ortalık bir anda singlelardan, EP'lerden geçilmez oldu sevgili mama-miacılar.

Biz yine de bırakalım bu klişe saptamaları da, EP'lerin her ciddi müzik dinleyicisi için oynadığı role, yani uzunçalardan evvel ve/veya hemen sonra, onda yer alan bir parçaya ayrıca dikkat çekmeye ve farklı yorumlar, okumalar ve remixler ile ne gibi yan manalara (paralel evrenlere) sebebiyet vereceğini duymaya dönelim. Uzun müddettir Berlin elektronik müzik sahnesinin (ve daha evvel yine burada konu ettiğimiz gibi son zamanlarda da moda tasarım camiasının) önde gelenlerinden Ellen Allien'in 2010 tarihli albümü Dust 'tan doğan single Flashy Flashy'e lafı bağlayalım.

Nedense doğduğu albümün tamamından daha fazla "okuduğumuz" Flashy Flashy single'ı, bünyesinde parçanın özünde var olan ama örtülü olan birçok hikayenin de üzerindeki tülü hafifçe aralayan iki dehşetengiz remixi de barındırıyor. Brooklyn'li tekno üstadı Alexi Delano ve bilhassa dikkatimizi çeken, kendi tabiriyle "deneysel house" prodüktörü Nicolas Jaar'a koca bir Ellen Allien albümünden ziyade bizi sadece iki remixe hapsettikleri için minnetlerimizi borç biliyoruz.

Nicolas Jaar, ilk uzunçalarını 2010 senesinin sonbaharında bitirecek olan bir "yeni keşif". Çaylak muamelesi görmekten sıyrılalı epey bir süre olmuş, New York çevrelerinde "içi dolu" house, tech house, minimal raflarında yerlerini alan birkaç single ve ağızdan ağıza bulaşan kulağı ile toplaşkaların aranılan DJ'lerinden olmuş bile. Nereye doğru gideceğinden ziyade yola başlayış noktası ile takdirimizi toplayan Jaar'a bir ömür boyu dönen plaklar diliyoruz; 2010 yazı için : "Daha fazla tech house! hemen şimdi!" diyoruz...

yadigar






Mayıs'ın 1'inde.
Bir kez daha.
Jam sucka Jam! Groove sucka Groove! Dance sucka Dance! Move sucka Move!

bahar lotusları


Birçok dinleyici tarafından Britanya menşeili IDM'in önderi sayılan Warp Records, Birleşik Devletler'in (hemi de batı yakasının) son dönemde en çok göze batan prodüktörlerinden Flying Lotus'u (Steven Ellison) steril kollarına almış gidiyor. 2006 senesindeki debutu "1983" ten beri gözle görülür, kulakla duyulur bir gelişme (progresivite manasına gelmesin, genleşme diyelim iyisi mi) gösteren Flying Lotus, eleştirmenler tarafından sıkıştırılmaya çalışılan birkaç janra da (Dubstep, Drum'n'Bass, Enstrümental Hip Hop, IDM) bol geleceğini 2010 tarihli uzunçaları Cosmogramma ile ispatlamış bulunmakta.

Stüdyoya gelenin gidenin haddinin hesabının olmadığı, albümde çeşitli parçalara tuz biber katan birbirinden mühim şahsiyetlerden belli : Rebekah Raff harpı ile, Thundercat bası ile, Niki Randa,Laura Darlington ve Thom Yorke vokalleri ile, Ravi Coltrane tenor saksafonu ile, Todd Simon trompeti ile kaydı sadece kendi varlıkları ile bile dinlenebilir kılıyorlar. Enstrümanların ve vokallerin canlı (kulaklarımıza adeta hücum eden) kayıtları, yer yer genele çok daha "jazzy" bir hava katıyor. Üzerine bir de son birkaç yıldır Britanya ve Avrupa musiki entelijansiyasının en çok dikkat kesildiği isimlerden biri olan Flying Lotus tarzı eklenince, ortaya senenin üzerinde en çok konuşulacak albümlerinden biri çıkıyor. Naçizane kulaklarımız, işin pazarlamasından, popülaritesinden ve süsünden ziyade albümün geneline yayılan ve aşina olanların fevkelade azınlıkta olduğunu düşündüğümüz o "yeni sampling" tekniklerine, ve o tekniğin açtığı yeni kapılara kapılıyor. Şu ana kadar hiçbir gizli bahçede görülmemiş, bırakalım koleksiyonerlerini, biyologların bile yeni keşfettiği bir Lotus Çiçeği ile karşı karşıyaymış hissi veriyor. Güzelliğine ne kadar kapılırsınız bilemeyiz ama, bahçenizde bir yeri hak ettiği kesin.

yazıldığı gibi okunan booka


Gözümüzün nuru Get Physical plak şirketinin M.A.N.D.Y ile beraber diğer kurucu ikilisi Booka Shade, 2010 senesinde yine dans terimize gözünü dikmiş; dahiyane prodüksiyon fikirleri ile teknoyu evrime değil adeta devrime uğratmış gidiyor sevgili elektro-mamacılar. Dürüstçe itiraf edelim : bu yazıyı yazmadan ve, albümü mama takipçilerinin beğenisine sunmadan evvel geçen birkaç haftalık "sindirme" süremizde akan terin, sallanan ellerin kolların omuzların, gerek iPod'larda gerek ev sistemlerinde salt ritmi değil onun arkasında-yananda-yöresinde saf tutan melodilerin, vokallerin ve her seferinde bizi ters köşeye yatıran ses kombinasyonu ve kompozisyonların sayısını biz de unuttuk. Booka Shade kendinden beklediğimizi gayet iyi bilir çıktı, bizi yanıltmadığı tek nokta da bu oldu. Yoldaşları M.A.N.D.Y'den de bu albüme acil bir misilleme beklerken, naçizane kulaklarımızda çağdaş teknonun başatlarından biri olmaya devam eden tüm Get Physical elemanlarına bir kez daha minnetlerimizi sunuyoruz.

yazıldığı gibi okunan booka


Gözümüzün nuru Get Physical plak şirketinin M.A.N.D.Y ile beraber diğer kurucu ikilisi Booka Shade, 2010 senesinde yine dans terimize gözünü dikmiş; dahiyane prodüksiyon fikirleri ile teknoyu evrime değil adeta devrime uğratmış gidiyor sevgili elektro-mamacılar. Dürüstçe itiraf edelim : bu yazıyı yazmadan ve More! isimli bu albümü mama takipçilerinin beğenisine sunmadan evvel geçen birkaç haftalık "sindirme" süremizde akan terin, sallanan ellerin kolların omuzların, gerek iPod'larda gerek ev sistemlerinde salt ritmi değil onun arkasında-yanında-yöresinde saf tutan melodilerin, vokallerin ve her seferinde bizi ters köşeye yatıran ses kombinasyonu ve kompozisyonların sayısını biz de unuttuk. Booka Shade kendinden beklediğimizi gayet iyi bilir çıktı; bizi yanıltmadığı tek nokta da bu oldu. Yoldaşları M.A.N.D.Y'den de bu albüme acil bir misilleme beklerken, naçizane kulaklarımızda çağdaş teknonun başatlarından biri olmaya devam eden tüm Get Physical elemanlarına bir kez daha minnetlerimizi sunuyoruz. Daha fazla Booka Shade!

tebdil


Kraliyet topraklarında muhtelif kod adları ile gerçekleştirdiği performanslar ve interdisipliner remix anlayışı ile hatırı sayılır bir popülarite kazanan Shem McCauley (a.k.a Slacker) , iki yıl evvel tüm bu popülarite ile beraber karanlık dans pistlerini de geride bırakıp bambaşka kıtalarda yaşamaya gider ve ortalama bir birinci dünya ülkesi mensubunun düşmesi muhtemel oryantalizm tuzaklarına hiç prim vermeden 2010 senesinde basılan uzunçaları "Start A New Life" ile Kulak Maması'na konuk olur. Salt geride bıraktığı Büyük Britanya'nın ana akım house sahnesinde edindiği tecrübelerden değil, ondan da mühimi, kariyerinin başlarından itibaren sürekli dirsek teması halinde olduğu Hip Hop ve Turntablism kültürünün gömleğinde bıraktığı "güzel sample"lama kabiliyetinden güç aldığı aşikardır bu yeni hayatında. Pek tabii eleştirilecek sürü sepet açığı vardır belki (evet var), kulağının pişmesi gereken bazı mühim noktalar vardır (henüz "ısınma" aşamasında. ne pişmiş, ne yanmış); pek mühim ayrıntılardaki tercihlerinde biraz daha hassas, daha sıcak bir estetik sahibi olacaktır eminiz, lakin...Dediği gibi artık o "başka" bir yerdedir. Başka bir şeylere başlamıştır. Bir şeyleri "geride" bırakmıştır. Albüme adını veren açılış parçasındaki spoken word sample'ının nefaseti bile bazen bir şeylere yeter de artar. Öyle değil mi?