ustalara kaygı

her ne konuda olursa olsun, işinde ehil olan birinin elinden çıktığı 1000 KM'den belli olan işler, estetik olarak her zaman ayrı bir çekicilik arz etmekte. Korkarız Kid Loco ile ilgili bu fakir blog'da söylenmesi gereken neredeyse herşey söylendi bugüne kadar. Daha fazlasına ne hacet; her daim saygıda kusur etmemek boynumuzun borcu.

Hem elinizi vicdanınıza koyun lütfen, bunca yıl sonra tekrar bir trip hop seçkisi dinlemek isteseniz kimin mutfağını tercih ederdiniz? Cevap açık değil mi? Bazı ustalar bizi hiç yanıltmıyor; kaygımız bundandır...

19 ocak'ta ne olduydu?





lilit pipoyan. gulo.

mutena musiki


New York'lu prodüktör Nicolas Jaar, her geçen gün estetiğini bir adım daha "sterilleştirerek" artık yükünü aldığını hissedenlere gayet makul yol haritaları çizmeye devam ediyor. Henüz ana akım modern elektronik müzik sahnesinde yapmadığı (ve umarız hiçbir zaman da yapmayacağı) sarsıntının yerine, bu tip sansasyonel sarsıntılardan sıtkı sıyrılan "geçkinlere" de hitap edebilecek bir tekno olduğunu müjdeliyor sanki. Ya da bize öyle geliyor. Bir nefes alışverişi süresince başlayıp bitermiş gibi yapan EP "Love You Gotta Lose Again" her bir sesiyle takdiri hak ediyor. Artık başka bir "dinleyişin", haydi iyice abartalım, "varoluşun" zamanının geldiğini bize sakince gülümsüyor. Fazla söze ne hacet, zaman eylem zamanıdır. Haydi.

kan çekiyor kan...






Katolik ilahiyatçı ve polisiye yazarı Ronald Knox’tan iyi bir polisiye için on kural:

*Suçlu hikâyenin ilk bölümünde adı geçen biri olmalıdır ama o, düşüncelerini okuyucunun takip etmesine izin verilen biri olmamalıdır.

*Tüm doğaüstü ve olağandışı unsurlar elbette hesap dışı tutulmalıdır.

*Birden fazla gizli odaya veya geçite yer verilmemelidir.

*Şimdiye değin keşfedilmemiş bir zehir veya sonunda uzun bir bilimsel izah gerektirecek bir cihaz hikâyede kullanılmamalıdır.

*Gizemli “yabancılar” hikâyede boy göstermemelidir.

*Ne herhangi bir tesadüf dedektife yardım etmelidir ne de dedektif izahı olmayan ama sonradan doğru çıkan bir önseziye sahip olmalıdır.

*Dedektifin kendisi cinayeti işlememelidir.

*Dedektif okurun irdelemesi için hemen verilmiş ipuçlarının dışındaki hiçbir ipucunu aydınlatmamalıdır.

*Dedektifin yeterince zeki olmayan arkadaşı aklından geçen düşünceleri gizlememelidir. Onun zekası ortalama okurun zekasının azıcık altında olmalıdır.

*Onlara yeterince hazırlıklı olmadığımız sürece ikizler hikâyede görünmemelidir.


Knox bu listeyi yaptıktan sonra şunu da eklemeyi ihmal etmez: “Bu maddelerin her birinin bir polisiye klasiğinin birinde ya da diğerinde ihlal edildiğini fark edersiniz.”

Howard Shore, salt iyi bir polisiye olmaktan çok öte manaları olan Şark Vaatleri'ne yaptığı müziklerle gönül telimizi titrekmekle kalmıyor; onu ateşli bir farenjite mahkum ediyor. Salya sümükle beraber gözyaşı da akıyor, ateşler çıkıyor da asıl önemlisi kan çekiyor kan...

sergüzeşt-i sagopa kajmer, yahut dergahın erdemiyle kırbaçlanan rapper...

türkçe rap'e ilişkin ne bilgim ne görgüm var. senelerdir orada burada duyup "vay be! bu da varmış memlekette!" dediklerim oldu elbet. fekat, cartel'i 'hariç'te palazlanan milliyetçilik gazeli olarak okumak, istanbul'un iki yakasındaki sokaklarda dolanan genç adam ve kadınları amerikanvari çete hikayelerinin çağdaş dengbejleriymiş gibi dinlemek gibi geniş bir kavrayışım yok, maalesef.

ne ki, geçen akşam sputnick'le balat'tan tünel'e akan bir taksiye atladığımızda duyduğumuz seda, ikimizi aynı anda şoförle kısa, kıpkısa bir hasbıhale sevketti: "sesi biraz açsak, ha, hocam?" zira, sagopa kajmer'in, balat'ın sırtlarında, kızıl mektep namlı muazzam rum okulunun az yukarısına konuşlanmış ismailağa dergahında diz çöktüğünden bu yana kotardığı en sıkı işlerden biri, ateşten gömlek, taksi teknolojisinin son harikalarıyla donatılmış kabinden kulaklarımıza ve ruhumuza duhul etmeye başlamıştı. ne demeli? istanbul kafası? evet, tam da öyle.



daha evvel ahmet özhan bahsinde de tıngırdatmıştık: mevzu derin; ekonomi-politik kafası verimli. son birkaç onyılın kültürel eğilimlerini sagopa üzerinden tartışacak, bu tartışmayı islamcılığın uzun yürüyüşü parantezinde okuyacak birileri çıkar elbet birgün. çıksın da. demirden mızraplarla kırılan sazlar, patlayan toprak çömlekler, giyilen ve bir türlü çıkarılamayan gömlekler kim bilir nasıl anlamlandırılır. benim lafzım hayli içrek. siyaseten yetersizliğinin farkında olarak müsaadenizle fenomenoloji kafasından sesleneceğim -müzikle ilgili konuşurken sık sık sığındığım liman: haliç köprüsü hiç böyle geçilmemişti o saate dek!

kimi zaman sago'ya kulak vermek farz değil belki ama, vermemek mekruh...

Fehlmann'dan Berlin Havaları

Gute Luft - Thomas Fehlmann

Thomas Fehlmann'ın burnundan Berlin havası solumak nasil olurdu acaba? Çok iyi olurdu kanımca; hani şehirden kaçıp kendimizi dağa bayıra attığımızda, o temiz havayı ciğerlerimize yavaşça çekip yavaşça soluk verirken yüzümüzdeki o hafif tebbessümü ve o anki varoluş keyfini, o rahatlama ve gevşeme hissini yaşatıyor bize Gute Luft (good air/atmosphere) albümü ile Fehlmann! Bu şehirde, o "sanatçı huzurunu" bulmuş olsa gerek ki yıllar önce İsvicre'den Almanya'ya göçmüs, 84 yılında Berlin'e taşınmış, bu geçmek üzere olduğumuz yılın Mart ayında da şehrin 1 gününu anlatan, 24 saatlik "24H Berlin" belgeselinin bahsettiğimiz soundtrack'ini yapmış bu zat-ı muhterem.

"Kimdir bu Fehlmann?" diyenler için kısa bir tanıtım yapmak istiyorum. Aslında çoğumuz farkında olmadan Fehlmann'ın mamasını çoktan yemişizdir. The Orb grubunun arkasındaki önemli isimlerden olan Fehlmann, hala The Orb'la projelerini sürdürmekte, kendi adı altında da Kompakt label'ından çalışmalarını yayınlamaya devam etmektedir. 90'lı yıllarda Berlin'in meşhur Tresor Club'ında resident olmuş, yine bu dönemlerde Juan Atkins gibi isimlerle çalışıp Detroit-Berlin bağlantısının gelişmesinde önemli katkıda bulunmuştur.

Son albüm, "Gute Luft"a dönecek olursam sayın mamacılar, böyle bir belgeselin soundtrack'ını en dogru adama yaptırmışlar, bravo hakkaten. Fehlmann'ın ambiyansı yüksek, dub temelli, yer yer downtempo, yer yer minimal techno arası mekik dokuyan o ayırt edilebilir sound'u zaten Berlin şehrinin o bohem, azla yetinebilen, sanatçi dostu havası ve ülkenin genelinden farklı yaşam tarzını iyi yansıtan bir sound. İşin içine Fehlmann'ın birikimi ve şehir yaşanmışlıkları (ki bu 53 senelik hafıza deposunda bunlardan bol bol olsa gerek) girdi mi ortaya mis gibi bir albüm çıkıyor, buna da mütevazice "Gute Luft" adı veriliyor... havan hep güzel olsun Thomas amca! (siz mamacıların da)...

Ha, bir de unutmadan, hepinize bol müzikli, bol mamalı yıllar dilerim!











sek sek seüüüü!

yaşasın düşler, yaşasın yeni yıl!



miss papix sizler için çalıyor, sek sek seüüüü!

http://wolkanca.com/seks-seks-seks/

Ben Klock, saatin kaç? - Berghain'i 04 geçer!

Ben Klock - Berghain 04

Geçtiğimiz yazın başlarında Ostgut Ton label'ı, mix serisinin dördüncüsü olan Berghain 04'ü yayınlamıştı. Bu sefer makinaların başinda Berghain resident DJ'lerinden Ben Klock'un kendisi vardı. Serinin yayınlandığı sıralarda Kıbrıs'ta dünyadan habersiz vatani görevimi(!?) yerine getirmekte olduğumdan, kaş, göz, arpacık arası dikkatimden kaçan bu mix serisini geçtiğimiz haftalarda dinleme fırsatı yakaladım...

Londra'nın karlara gömüldüğü, ve şehrin hızlı hayatının felce uğradığı bu günlerde sıklıkla playlist'lerimde yerini alan seri, Berghain teknosunun (böyle bir alt genre oluşuyor mu ne?!) o soğuk, karanlık tınıları, çivi çiviyi söker hesabı içimizi ısıtmakta, Ben Klock'un adeta bir gourmet aşçı marifeti ile house ve dubstep etkileri ile yoğrulmuş setinde şu "acı/ekşi/tatlı" veya kavrulmuş dondurma gibi "sıcak/soğuk" yiyeceklerin ağzımızda bıraktığı o kompleks zevki kulaklarımızda yaşıyoruz bu sefer. Abartıyormuyum  acaba?  Dinleyin, kendiniz karar verin.

kanlı nigar


2000'li yılları kapatmaya meylettiğimiz şu günlerde (klişe girizgahın takvim-kurgusal ağırlığı) fiziksel bitkinliğimizin en etkili tedavisini minimal house, deep house semalarında arıyoruz. Ağır iş koşullarının masa başı işçilerini ne hallere soktuğu malum; ondan mümkün mertebe uzak durmak, nefes aralıkları aramak son derece kıymetli.

Deep house ve bilhassa minimal techno'nun, insanı durup düşünmeye iten o geniş aralıklı sessiz vuruşları mı gönül telimizi daha çok titretiyor yoksa başından beri modanın tüm kumaşlarının sesleri oluşları mı bilemiyoruz. Bilhassa tok, minimal, steril ve "hip" bir loop'a bağlı tüm teknoik (iyi tabir oldu) hissiyatlar, o loop'ların aralarındaki geniş yankılı boşluklar sayesinde adeta çıplak ayakla kısa süre evvel yağmur almış çime basmışsınız gibi bir durumla dolup taşmamızı sağlıyor. Önce hafif bir üşüme ama arkasından tarifsiz bir ferahlık, yenilenmişlik hissi...Tıpkı Miles'ın dediği gibi : iyi müzisyen çaldığı değil, çalmadığı notalarla kendini belli ediyor. O loop'ların ardındaki derin yankılarda Miles'ın sureti belirir gibi oluyor.

İsmi ayrı , atmosferi ayrı güzel Bloody Mary'nin Arabesque isimli EP'sinde de bizi bir anlık ferahlattığı kesin. Daha fazlasını arayacak takati, en azından şimdilik, olmayanlar için biçilmiş kaftan.

makara, kukara (!)

ahmet kaya'nın küçük kızı, yıllar önce çekilmiş görüntülerde, arabanın penceresinden sarkmış, muhtemelen annesi gülten kaya'nın "baban ne iş yapıyor senin?" sorusunu başlıktaki kelimelerle yanıtlıyor.





küba'ya gitmişler, bir mayıs'ı kutlamaya; oradan bir grupla anlaşmışlar, türkiye'de verilecek konserler için. grup gelince de ahmet kaya bunları pamukkale'ye götürmüş, rakı ısmarlamış. "devrimci arkadaşlar geldi, 'ne yapıyorsun? bunlara neden rakı içirdin? yozlaştıracak mısın adamları?' dediler. şaşırdım!" diyor. "yahu, adamlar devrimi yapmışlar, bitmiş; rakı içince nasıl yozlaşacaklar!" diye devam ediyor.

ümit kıvanç'ın belgeseli burada.

ısır

Bigbeat ve mustakbel oğlu (aslında damadı olur lakin ona olan sevgisi öyle büyüktür ki oğlum der) Breakbeat'in, her ne kadar birçokları için 1990'lı yıllarda kalsa da

muhtelif ikililer...

sismanos'tan feyz alarak bir ikili de ben eklemek istiyorum. işte size ikisi biradaların birlikte dinleyebileceği bir ikili örneği: öp beni öp beni öp ve underneath the mango tree aynı anda geliyor. şu soğuk kış günlerinde içinizi ısıtması umuduyla tüm adalara, modalara ve honolululara kucak dolusu sevgilerimi gönderip eski bir honolulu türküsüyle sizlere veda etmek isterim:

Sen ne güzel bulursun
Gezsen Honolulu’yu
Dertlerden kurtulursun
Gezsen Honolulu’yu
Billur ırmakları var
Buzdan kaynakları var
Ne hoş toprakları var
Gezsen Honolulu’yu
Orda bahar başkadır
Yazlar kışlar başkadır
Ah!... Bu diyar başkadır
Gezsen Honolulu’yu...

bir bira daha ver, bir de alka-seltzer...

alka-seltzer bayer'in hayli eski mucizelerinden biri.. belki denk gelmişsinizdir: coca-cola ile aspirin neredeyse aynı dertlere şifaymış gibi sunulmuş 19. yüzyılın sonlarında: başağrısına, akşamdan kalmalığa, enerji yoksunluğuna, hatta nevroza çareyiz, demişler.. sonra biri 'hayatın tadı' haline gelmiş, diğeri 'all-in-one' kimya.. alka-seltzer hem hayatın tadı, hem de hayatın anlamı, ne ki o gün için değil, ertesi gün için. (yani aslında o gün de için siz onu, aklınız hala yerindeyse, fazla kaçırdığınızın farkında olacak kadar fazla kaçırmamışsanız, ama yine de fazla kaçırmışsanız işte, için onu, yatmadan evvel, gece, sabaha karşı, neyse... sonra ertesi gün de için. çalışıyor.. dahası, çalıştırıyor da...)

işin tuhafı, bu zıkkımın ikisini bir bardakta höpürdetmek gerekiyor. yalnız ve güzel ülkemdeki paketlenme biçimine bakınca bu tuhaf, zira, iki tanesi elzemse, neden ayrı ayrı paketleniyor? ada'da durum daha da vahim: iki tablet bir defada açılan tek poşetin içinde, o zaman da bayer'e sormak gerekiyor: kardeşim, doz belliyse, neden bunları daha kalın dilimler halinde kesmediniz de sarhoş kafamızı yoruyorsunuz? saymayı bilecek halde olsak ossaat, zaten derdimiz kalmaz idi..

neyse canım, müteşekkiriz bayer'e ve bu tarz ilaçları mümkün kılan tüm kimya camiasına. memnunuz cihandan ve ilaç lobisinden..

şimdi, hazır bir tane mi iki tane mi muhabbeti bu kadar ilerlemişken, size ikisi bir arada çok iyi gidecek şeyler önereceğim. belki de blues'un kökenleriyle bozlak kafasını aynı poşete tıkılmış tabletler olarak içmek mümkündür. etnograflara ve dahi kültür tarihçilerine hediyemiz olsun..

neşet ertaş hapishanelere doğmayan güneşlerden bahsederken, skip james de hastanelerdeki tecrübelerini bizimle paylaşıyor. ikisi nasıl da birbirine benziyor! foucault'ya da selam edelim bu vesileyle, bari..

hapishanedekilere, hastanedekilere ve cümle domestik mahkuma iyi geceler..

vakt-i kerahat -ve dahi klavsen...

bir cumartesi akşamüstünü geçirmenin ne çok yolu var! kimseyi kendininkinden alıkoymak istemem, ne ki başıma gelenleri anlatmadan da edemem artık.

bu cumartesi, bir süredir bir tepesinde yaşadığım şehrin merkezinde neler olduğu beni ilgilendirmiyor. hayli domestique ve dahi akademique bir haldeyim. yetişmesi gereken metinler içinde debelenmekteyim. öyle ki nşa'da asla ve kat'a hayır diyemeyeceğim şeylere ardı ardına hayır demekteyim. sözgelimi, vakt-i kerahat geldi, malum. akordu benim gibi bir cahilin bile kulağından kaçmayacak kadar bozuk şu viktoryen piyano kalıntısını içki şişelerini taşısın diye kullanıyoruz; işte, oradan bir şişe ucuz (ama leziz) şili şarabı çapkınca göz kırpıyor, buzdolabındaki peynirlerin çağrısına kulak vermemi istiyor, "hadi, buluştur bizi" ayağı yapıyor. tınmıyorum. bir kahve, bir sigara daha.. biraz daha otonom-marxist emek edebiyatı. playlist almış başını gidiyor, müdahale etmemeyi yeğliyorum (müzik dinleyicisinin bartleby olarak portresi). sadece benim gibi bir müptelayı değil, sokaktaki adamı bile şaraba sürecek ne parçalar çalıyor da umrumda olmuyor. bir elma soyayım, yiyeyim. bir sigara daha? olur. kahve? yok canım, çarpıntı yapıyor.






ne ki tüm koşulların bir araya toplaştığı (belki de althusserian terimle, "overdetermination"a maruz) bir anın gelip çatacağı gün gibi açık. 18. yüzyıldan bir ses, nasıl, ne zaman listeme dahil olduysa, "daha neyi bekliyorsun, işte şişe, işte sen! bahane arıyorsan uzaklarda arama istersen" makamında giriyor: forqueray. quatrième suite en sol mineur - le carillon de passy. christophe rousset'nin parmaklarından. şarap açılıyor, fıstık ve peynir çeşitli boy ve ebatta tabakla buluşuyor, tütün sarılıyor, kulaklar "wide open" vaziyette hoparlörlere yaslanıyor.

o ve daha fazlası için buyrun, buradan yakın. kendinizi...

kim edip cansever'e itiraz edebilir bu vakitte: "başlar ceplerinizin alkolle işleyen saatleri"