yani, ne kadar militer olabiliriz ki? değil mi? hı?
aylar önce pek kıymetli mecmuamız express'te bahisleri geçtiydi ya, şimdi haklarında kitap da çıktı: içimizdeki maymun, metis'ten.. primatların hippie kuşağı olduğu zannedilen bonobolar, sorunlarını savaşarak değil, fotoğrafta görüleceği üzere, pek tabii ki sevişerek çözüyorlar.. hem de kadınlar arası sorunlarını bile..
matthieu chedid nam kardeşimiz de hayli serin şarkısında onlara bir övgü düzüyor.. ne var ki videosuna bir michel gondry parmağı gerekiyor..
gün gelip bunu yapacağımı bal gibi biliyordum.. pişmanlık, vasatlığın güven vericiliğiyle dağılır umudundayım..
benzer her durumda yaptığı gibi, esmeray yine utandırmıyor: ev sahibimiz sputnik için yıllar öncesinden pop-militer bir hayalet olarak sesleniyor: gel tezkere!
Bir sene kadar evvel, "İçimizi deşen cover"lar kontenjanından (meraklılarının es geçmediğini tahmin ettiğimiz gibi 2008 Eylül'ünde Remembering The Tools DJ Set'inde de yer verdiğimiz "Everything In Its Right Place" cover'ı.) kucağımıza nur topu gibi düşüveren Osunlade bu girideki konumuz sevgili mamma mia mamacıları.
New York orijinli bu siyahi abimiz şaşırtıcı bir biçimde aslında taaaa Susam Sokağı zamanlarından beri profesyonel olarak müzik biznıs işinde yer almış , bu biznısı iyice dallandırıp budaklandırdıktan sonra da kendi plak şirketi Yoruba Records'ın da başına geçip yetenek avcılığı da yapmaya başlamış çok sevgili bi abimizdir. Oldukça uzun müddettir de New York entelijansiyasının içerisinde "çatı katı sergileri"ne layık DJ setler çıkartmakla meşgul. Hani dans müziğinin yaşının biraz 30'lara 40'lara kaydığı ama yine de yenilikçiliğe yer bırakmaya devam ettiği bölgelerin ustası gibi duruyor bu setleri ile Osunlade abi. Burada bugün sizinle paylaşacağım 2008 tarihli Passage , ve 2006 tarihli muhteşem kapaklı Cinco Anos Despue isimli toplama plaklarını deneyimlerken de aklımızda "ben dans müziğinin zeki , olgun ve ahlaklı olanını severim" lafı belirdi. Osunlade 'yı bizim gibi yukarda bahsedilen ter içindeki Radiohead cover'ı ile tanımış olanlardansanız ,ilk başta yadırgasanız da, aynı teri bu toplamada da akıtacağınızdan eminiz. Hem sağlam kulak sağlam dans etmiş vücutta bulunur bu bir , ben dans müziğinin zeki, olgun ve ahlaklısını severim bu da iki.
Daha önceki girilerden de mama takipçilerinin aşina oldukları 2000'li yılların bize en heyecan veren janrlarından dubstep'ten vurmaya devam ediyoruz. Aslında işin derinine indikçe yanından geçtiğimiz sulatı mağaralarında evvela drum'n'bass temellerini , yanında 90'lar idm'inin seyrek kalıntılarını , UK Garage'cı çocukların terk edilmiş sualtı gözlüklerini görebilmemiz mümkün..Ha bana o kadarı yetmez daha da derine inelim derseniz , tabi ki önce Dub sahnesini ardından da 30-35 senelik Reggae kalıntılarını bulmak içten bile değil....Son iki yılın "olay"ı , güzeller güzeli Burail'ı bir kenarda tutarsak (ki kendisine hemen Thom Yorke , Bloc Party , Björk gibi büyük isimler kancayı takmış , haberlerini aldık) çok fazla da "superstar" isim çıkmaması , işin genel olarak 80'lerde yaptığımız gibi elden ele çoğalan kayıtlardan ve remix plaklarından (bu kadar ilgiye rağmen) hala bir nebze underground yürümesi şaşırtıcı ve sevindirici. Bu bakımdan şu meşhur DoItYourself (DIY) düsturu ile WhatYouSeeIsWhatYouGet (WYSIWYG) tuhaflığı arasında içimize doğru gidip geliyor hala Dubstep. Ve bu gidip gelmeler arasında da en büyük payı bunun gibi toplamalarla işin "ağır" özetleri oluşturuyor. Hepberaber söylüyoruz : I Don't Like Dubstep , I Love It ! (hızlı hızlı : I.D.L.D.I.L.I!)
Daha önceki girilerden de mama takipçilerinin aşina oldukları 2000'li yılların bize en heyecan veren janrlarından dubstep'ten vurmaya devam ediyoruz. Aslında işin derinine indikçe yanından geçtiğimiz sulatı mağaralarında evvela drum'n'bass temellerini , yanında 90'lar idm'inin seyrek kalıntılarını , UK Garage'cı çocukların terk edilmiş sualtı gözlüklerini görebilmemiz mümkün..Ha bana o kadarı yetmez daha da derine inelim derseniz , tabi ki önce Dub sahnesini ardından da 30-35 senelik Reggae kalıntılarını bulmak içten bile değil....Son iki yılın "olay"ı , güzeller güzeli Burail'ı bir kenarda tutarsak (ki kendisine hemen Thom Yorke , Bloc Party , Björk gibi büyük isimler kancayı takmış , haberlerini aldık) çok fazla da "superstar" isim çıkmaması , işin genel olarak 80'lerde yaptığımız gibi elden ele çoğalan kayıtlardan ve remix plaklarından (bu kadar ilgiye rağmen) hala bir nebze underground yürümesi şaşırtıcı ve sevindirici. Bu bakımdan şu meşhur DoItYourself (DIY) düsturu ile WhatYouSeeIsWhatYouGet (WYSIWYG) tuhaflığı arasında içimize doğru gidip geliyor hala Dubstep. Ve bu gidip gelmeler arasında da en büyük payı bunun gibi toplamalarla işin "ağır" özetleri oluşturuyor. Hepberaber söylüyoruz : I Don't Like Dubstep , I Love It ! (hızlı hızlı : I.D.L.D.I.L.I!)
Shawn Lee'nin Ping Pong Orkestra'sı bizi yine sıcak kollarına alıyor havaların yavaştan soğuduğu şu günlerde sevgili mamacılar. Londra menşeili bu güzel groovy-neo-funk badileri bu sefer yaklaşan noel için bir albüm kaydına girişmişler. Modern Funk 'ın Nu Jazz ile birleştiği o erojen bölgelerden dem vurmuşlar. Buyrun, yaklaşan yeni yıl partisinde neler çalalım derdinden kurtulun.
Başka şehirlerde hatta başka ülkelerde -kısıtlı olacağını bildiğim bi süre dahi olsa- yaşamama rağmen , hayattaki bazı enstrümanlara geç kalınmışlığın verdiği bozuk süt tadı veren hissiyatlarla beraber , ilk defa ciddi bir sayfanın açılması eşiğinde hissettiğim şu son birkaç günün soundtrack'i : Gotan Project 'in gecikmeli canlı kaydıdır "adsız mamacı"lar. Debutları ile ana akım içerisinde de hatırı sayılır bir sarsıntı yaratan ve "abi bu albüm de hiç eskimedi be!" klasörüne giren bir işe imza atan Gotan Projecileri , geride bırakmaya can attığımız 2008 senesinde nihayet çift CD'den oluşan albümlerini raflara koydular; biz de mama kıvamına getirmeden duramadık tabi. Steril , pastörize günlük AOÇ sütü gibi bu nihayetinde : ister kahvenize katın , ister sek için , ister uykudan evvel ister uyanınca..Hiç fark etmez. Süt bu. Başka bir hayat söz konusu olan. Başlayacak olan. Gotan Project bu.
Yaşadığım şehrin 1990’lı yılların başlarından itibaren oluşturulmaya başlanmış “çeper” uydu kentlernden birinde oturmam; ve toplu taşım araçlarında uzun müddetler seyahat etmek zorunda olmam sebebiyle “taşınabilir müzik” kavramını birinci elden deneyimlemek mümkün oldu. Yolculuk esnasındaki müziğin, durağan “pasif” dinleyişten bazı farkları olduğu bir gerçek ama belki de hiçbiri o geceki “son otobüs”ün arka tarafında olanlar kadar belirleyici olmamıştır. “son otobüs” genelde safi masküler ve saf alkol dolu. Yolun nispeten engebe ve virajsız oluşu , uzunluğundan kaynaklı kurtarmıyor mide bulantılarını. Onlardan biri; şarkı aralarında arka koltuktan gelen konuşmaya kulak misafiri olmamla başladı. Dış görünüşü ile Olabildiğine “tahmin edilebilir” bir adam, paltosunun sağ iç cebinde snickers , sol iç cebinde ise bir cep kanyağı ile yolculuk ediyor. Dinlediğim müziğe anca “insan konuşması sesi” sample’ı olabilecek derecede işitebildiğim bir muhabbet de var tabi yanındakiyle. Bir snickers’ın hışırtılı açılışını , ardından cep kanyağı kapağının dönüş sesini duyuyorum , bir kulağımdaki müziği. Hepsi karışıyor, hepsine karışıyoum. Yol bitmiyor.
Snickers ve cep kanyağı.
Bazı müzikler cep kanyağının yanındaki snickers bu hayatta ; bazıları ise snickers’ın yanındaki cep kanyağı.
wroclaw güzel, rahat, hijyenik bir polonya kenti.. kenti vakt-i zamanında ardı ardına istila etmiş ruslardan ve almanlardan nefret eden insanlar, lüzumundan fazla sayıda katedral, saat gibi işleyen altyapı hizmetleri ve komünist dönem kalıntısı "kasvetli modernist mimari" örneği toplu konutlarla; şahane biralarla, manyana'daki zubrowka (jubrufka diye okunur bir votka çeşidi) + apple juice kafasıyla, deri ürünlerin bizdeki dösim muadili devlet teşebbüsü mağazalardaki ucuzluğuyla hatırladığımız kentten meğer bir nu-jazz ikilisi de çıkmış. hatta öyle bir çıkmış ki; kendilerini demodur, ep'dir bir iki işten sonra ninja tunes'un uzattığı bir sözleşmeyi kanlarıyla imzalarken bulmuşlar. biz gittiğimizde onları orada bulamamıştık, herhalde patron yemeğe filan çağırmıştı.
skalpel, geçen yüzyılın ikinci yarısında polonya jazz klüplerinde olan bitenleri koklatan düzenlemeleri ile wroclaw'dan bildiriyor. biz de f.e.'ye teşekkürlerimizi iletiyoruz.
Alice Russell ile ilk olarak Tru-Thoughts etiketli bazı mühim kayıtlarda , mesela Quantic ve Quantic Soul Orchestra projelerinde konuk sanatçı olarak tanışmıştık 3-5 sene evvel. Klasik Jazz ve daha da mühimi Soul kökenli olduğu her türlü dokunuşundan belli olan bu "beyaz kadın"ın kendi ağzından söylediği etkilenimler de hatırı sayılır hani : Minnie Ripperton, Eva Cassidy, Stevie Wonder, Chaka Khan, Aretha Franklin ve Jill Scott.
Ana akımın ilgisini solo albümlerinden evvel Nostalgia 77 ile kaydettiği White Stripes güzelliği "Seven Nation Army" ile çeken Alice , 2004 yılında Under The Munka Moon , 2005'te My Favourite Letters , 2006'da ilk plaktan arta kalanlar ve remixlerden oluşmuş Under The Munka Moon II ile gönül raflarımızdaki yerini patır patır almıştı. Şimdi de sırada uzun müddettir beklenen yeni solo albümü Pot of Gold. Bu ay içerisinde çıkan albümün prodüktör koltuğunda da yakından tanıdığımız güçlü bir referans TM Juke oturmakta ki , bu da bize cuk oturmakta. Her ne kadar her türlü müzikte masturbatif enstrümantalizm ( lö virtüözite) den şiddetle kaçınıp , olayın "sound"una ve daha da önemlisi "ruh"una bakmak seçimimizse, bu vokal performansları için de geçerli tabi ki. Açık söylemek gerekirse Russell 'ın bu tuzağa düşmediği zamanlar en keyifli zamanları. Ha burdan arada sırada bu tuzağa düştüğü sonucu da çıkar ki , bu da rastlarsak eğer , kendisine ileteceğimiz en samimi meram olur diyelim.
Alice Russell 'ı seviyoruz , arada kaçan kaybolan ama eninde sonunda geri gelen kediyi sever gibi.
miriam makeba.. geçende italya'da mafyanın tehdit ettiği bir gazeteciye destek konserinden sonra öte yana göçmüş.
1968'de (o sene gerçekleşen onca şenlikli olaya mum diker gibi) panterlerden stokely carmichael ile herşeye rağmen (o herşeye kısaca blaxploitation deniyor) izdivaç eylemiş olan mama africa'ya sonsuzlukta hoşça vakit diliyor; kara panterler'e haklı bir hürmeti olan ev sahibimiz sputnik'e taziyelerimizi sunuyoruz.
dün gece beş üyeli bir caz grubunu canlı dinlerken farkettim: trio en iyisi. solo için sıraya girme derdi yok, parçaların birinin üzerine kalması sıkıntısı yok; iletişim tam kararında sürdürülebiliyor, balans gayet sağlam yönetilebiliyor.. üç kişiden daha fazlası, bırakınız müziği, eş dost hasbıhalinde dahi oldum olası fazla gelir bana. neden bilmem, üç kişi iyidir - gerçi denemediğim biçimleri de var; yalancı çıkartır mı, bilinmez...
aslında işi biraz daha yokuşa sürüp tom waits'in asi minimalizmine de koşulabilir: "birden fazla kişinin yaptığı işlerden kuşku duyarım" diyordu usta; ben de ne zaman bu laf aklıma gelse, kaçınılamayacak eylemleri anarak "hadi olsun olsun, iki olsun en fazla" diyordum.. tamam işte, cazda üçü aşma...
trio deyince akıllara ziyan bir listeyle karşılaşılıyor bittabi. gönül telimize dokunanların sayısı da kabarık ya, bugün zirvedekilerden birini anıp kısa keseceğim, sabırsız mamaseverler. havana doğumlu piyanist gonzalo rubalcaba (susam sokağı kalitesindeki kelime esprilerinizi duyar gibiyim) önderliğindeki trio'da, davul dennis chambers'a, bas ise brian bromberg'e emanet edilmiş. çok isabetli emanetler olmuş.
1997 tarihli albümleri the trio'yu özellikle 'caravan' yorumuna dikiz uyarısıyla, görüşlerinize arz ediyorum.. saygılarımla.
Bir alt girideki MR tecrübesinin akıllarda nasıl izler bıraktığını sözle,yazıyla anlatabilmek benim için oldukça güç. Yüzyıl başlarında bilhassa da kuzey ülkelerindeki fütüristlerin (sibernetik masturbasyon desek mi? sonuçta eller de bir nevi alet.) söz, görüntü ve seslerle anlatmak istediği pesimist (ve pesimizmin "default" hareket noktası halini almasıyla mazoşit) estetik; benim çağıma ve kanıma Autechre ile, insana o MR denilen alete girmeden evvel damarları genişlesin, ve böylelikle daha rahat bir görüntü alınabilsin diye kollarından enjekte ettikleri soğuk sıvı gibi enjetke oldu. Daha alete girmeden evvel başlayan o amonyak kokulu steril sessizlikle beraber hissedilen tuhaf radyasyon kokusu , alet çalışmaya başladıktan sonra gelen ve aşağıda etkileri anlatılan seslerle birleşince ortaya tarifi zor bir durum çıkmakta. Bu nesneyi sağlık sektöründe kullanmak gayet mantıklı gelmekte , çünkü takdir edersiniz ki "sağlıklı" bir insanın onun içinde işi ne olabiilir? sorusu bir tokat gibi.
Albüm kulaklarıma bir kez daha değerken , yazılabilecek en mantıklı şey şu sanırım : Hani o kollarınıza enjekte olan soğuk sıvı var ya...İşte ben onun şişesinin üzerine " Tri Repetae ++ " yazarım. Linkini de koyarım.
1996 yılında çıkan bu albümden sonra, 2000'lerin başlarında Autechre elemanlarından birisi bir plak dükkanına girer. O saatlerde kısmen boş olan dükkanın bir köşesinde bir adam heyecanla Autechre CD ve plaklarını incelemektedir. Yanına yaklaşır ve kendisini tanımadığını (haliyle) fark ettikten sonra adama şu soruyu sorar : - Neden Autechre dinliyorsun? - .....
Digresif yorum : Nedeni mi var ulan allahsız , damarlar şişsin de içimiz daha iyi görünsün diye işte. Piç.