neyse, her sene aynı hikaye. ankara'da sıhhiye'ye dayısıyla çıkan o.'ya, korteji felce uğratıp sonra koşarak yetişen anarşist gruplara, mayday romançesini yazan faulkner'e, babalarının omzunda meydanlara taşınan neşeli çocuklara, ağza buruna sürülen limona, marşlara ve tabii ki eylem güzellerine buradan selam edelim. enternasyonal şalala! (linkteki, nasyonel şalalalardan bir seçki gerçi!)
enternasyonal şalala
Şef:
sputnick
on 1 Mayıs 2009
/
Comments: (2)
sarasate imiş, kendi derdine gömülmüş birey müsveddeleriymiş derken, neredeyse 1 mayıs'ı es geçecektik! olacak iş mi? şimdi istanbul polisi mutat vazifesini yerine getirmeye başlamıştır, pangaltı'da toplanan disklilerle hasbıhal içindedirler. 'makul' sayıda olma koşulu getirmişti "güler-cerrah derin faşizm organizması" işçileri alana almak için. ne var ki sayıyı söylemediler: sanırım 1 (yazıyla bir) adet tulumlu, bıyıklı, eli çekiçli işçi mankeni bekliyor olsalar gerek.

neyse, her sene aynı hikaye. ankara'da sıhhiye'ye dayısıyla çıkan o.'ya, korteji felce uğratıp sonra koşarak yetişen anarşist gruplara, mayday romançesini yazan faulkner'e, babalarının omzunda meydanlara taşınan neşeli çocuklara, ağza buruna sürülen limona, marşlara ve tabii ki eylem güzellerine buradan selam edelim. enternasyonal şalala! (linkteki, nasyonel şalalalardan bir seçki gerçi!)
neyse, her sene aynı hikaye. ankara'da sıhhiye'ye dayısıyla çıkan o.'ya, korteji felce uğratıp sonra koşarak yetişen anarşist gruplara, mayday romançesini yazan faulkner'e, babalarının omzunda meydanlara taşınan neşeli çocuklara, ağza buruna sürülen limona, marşlara ve tabii ki eylem güzellerine buradan selam edelim. enternasyonal şalala! (linkteki, nasyonel şalalalardan bir seçki gerçi!)
sarasate'den çingene havaları
Şef:
sputnick
/
Comments: (1)
dora'nın masterclass'ında parlamış tuhaf (ve çok yetenekli) keman öğrencilerden biri olan ç. ile e. küçük bir konser verdiler. çaldıklarından biri çok acayipti: sarasate'den (uzun adı Pablo Martín Melitón de Sarasate y Navascués) "zigeunerweisen".. inanılır gibi değildi.

sarasate, nietszche ile aynı yıl doğmuş (1844), ondan 8 yıl fazla yaşamış (1908'e dek). nietzsche ile karşılaştırmamın nedenini belki dinleyince, yahut aşağıdaki paragrafları okuyunca sezersiniz.
buraya eklediğim kayıtta önce lalo'nun ispanyol konçertosunu çalıyor anne-sophie mutter, seiji ozawa yönetimindeki orkestra eşliğinde.. en son parça olarak da bizim ispanyol violinci ve bestecinin yazdığı müthiş, tutkulu, sarsak, dengesiz çingene havası geliyor.
"gene çingeneye sarmış baro!" diyecek olanlara, hemmen susup dosyayı indirmelerini, ve zigeunerweisen'i dinlemeden değerlendirme yapmamalarını salık vereceğim. orkestra versiyonu da pek kuvvetli, ama ne yalan söyleyeyim, tek piyano ve kemanla daha duygulu oluyor.
konserde dinlerken beni seneler öncesine götürdü zigeunerweisen.. neden derseniz, kemanın o kendi hikayesini anlatmadaki ısrarı, orkestrayı (yahut, işte, piyanoyu) neredeyse dinlemeyecek denli kendi derdine, tutkusuna gömülmüşlüğü, ancak hüznünün bencilleştirdiği haliyle ayakta kalacağını sezerek içine kapanmış acısına yaslanmış, sarhoş hali; bana seneler önceki beni ve arkadaşlarımı anımsattı. hepimiz, sanki sıraya konmuş gibi tuhaf dert bataklarına saplanır, alkolün inlemeye dönüştürdüğü seslerimizle derdimizi, yalnız kendi derdimizi tutkuyla anlatırdık. kimi zaman koro (orkestra, yahut piyano) derdini anlatana altlık oluşturacak, onun tutkusunu yüceltecek biçimde ezgiye eşlik eder; ama asla hikayeyi durdurmaya, kesmeye, değiştirmeye meyletmezdi. kendi derdine bu kadar saplanmış bu kadar insanı bir daha hiç bir arada görmedim. şimdi herkes kendi bokunda boğuluyor olsa gerek. kolay gelsin.
sarasate, nietszche ile aynı yıl doğmuş (1844), ondan 8 yıl fazla yaşamış (1908'e dek). nietzsche ile karşılaştırmamın nedenini belki dinleyince, yahut aşağıdaki paragrafları okuyunca sezersiniz.
buraya eklediğim kayıtta önce lalo'nun ispanyol konçertosunu çalıyor anne-sophie mutter, seiji ozawa yönetimindeki orkestra eşliğinde.. en son parça olarak da bizim ispanyol violinci ve bestecinin yazdığı müthiş, tutkulu, sarsak, dengesiz çingene havası geliyor.
"gene çingeneye sarmış baro!" diyecek olanlara, hemmen susup dosyayı indirmelerini, ve zigeunerweisen'i dinlemeden değerlendirme yapmamalarını salık vereceğim. orkestra versiyonu da pek kuvvetli, ama ne yalan söyleyeyim, tek piyano ve kemanla daha duygulu oluyor.
konserde dinlerken beni seneler öncesine götürdü zigeunerweisen.. neden derseniz, kemanın o kendi hikayesini anlatmadaki ısrarı, orkestrayı (yahut, işte, piyanoyu) neredeyse dinlemeyecek denli kendi derdine, tutkusuna gömülmüşlüğü, ancak hüznünün bencilleştirdiği haliyle ayakta kalacağını sezerek içine kapanmış acısına yaslanmış, sarhoş hali; bana seneler önceki beni ve arkadaşlarımı anımsattı. hepimiz, sanki sıraya konmuş gibi tuhaf dert bataklarına saplanır, alkolün inlemeye dönüştürdüğü seslerimizle derdimizi, yalnız kendi derdimizi tutkuyla anlatırdık. kimi zaman koro (orkestra, yahut piyano) derdini anlatana altlık oluşturacak, onun tutkusunu yüceltecek biçimde ezgiye eşlik eder; ama asla hikayeyi durdurmaya, kesmeye, değiştirmeye meyletmezdi. kendi derdine bu kadar saplanmış bu kadar insanı bir daha hiç bir arada görmedim. şimdi herkes kendi bokunda boğuluyor olsa gerek. kolay gelsin.
dora schwarzberg
Şef:
sputnick
on 29 Nisan 2009
/
Comments: (1)
dora teyze beş gündür şehrimizde.. e.nin eşlik ettiği kimi keman öğrencilerinin de aralarında bulunduğu şanslı (ama farkında olmayan) bir grupla masterclass yaptı. öğrencilere söyledikleri, benim bile zihnimi açtı... ki klasik müzik konusunda hayli seçiciyimdir ve belki çelişkili gelebilir; çokça da cahilimdir. belki bunlar birbirlerine neden oluyor olabilir. daha önce caz triolarına ilişkin sayıklamamda belirttiğim klasik müzik için de geçerli: solo, duo, hadi trio tamam.. ama ne zaman quartettir, sextettir oluyor, ben orada yokum arkadaş. hele ki orkestra tarafından icra edilenine kesinlikle tahammül edemiyorum.

(ışık ters taraftan gelse de yüzünün bu tarafından çekmemde diretti.)
dünyasını keman kutusunun kapağına tutturmuş bu müthiş teyze, geçen akşam bize bir konser hediye etti. schumann'ın fantasiestücke'ünü çalarken çok eğlendi. rachmaninoff çalmadan önce "ağlamak serbest" dedi.
burada kadim dostu piyanist marta argerich ile yaptıklarından bir demet var, linklerin içinde dolanırken dora'nın adına rastladığınız yerde soluklanınız.
(ışık ters taraftan gelse de yüzünün bu tarafından çekmemde diretti.)
dünyasını keman kutusunun kapağına tutturmuş bu müthiş teyze, geçen akşam bize bir konser hediye etti. schumann'ın fantasiestücke'ünü çalarken çok eğlendi. rachmaninoff çalmadan önce "ağlamak serbest" dedi.
burada kadim dostu piyanist marta argerich ile yaptıklarından bir demet var, linklerin içinde dolanırken dora'nın adına rastladığınız yerde soluklanınız.
bağlama
Şef:
sputnick
on 19 Nisan 2009
/
Comments: (1)
bağlamayla, halk müziği denen şeyle yapılanları düşününce hayli geniş bir müzikal topografyayı tarıyor buluyoruz kendimizi... erken cumhuriyet döneminde benimsenen, hala kimi trt programarında karşımıza çıkan 'modernleştirmeci' kafa, aslında hayli teksesli, çizgisel olan bağlama odaklı halk müziğini opera partisyonlarına, kanon katmanlarına dönüştürmüştü. tabii, bunun biraz dönüşmüş ve 'devrimci' halini, aksansız söyleyiş ve bas bariton sesle icra halinde ruhi su'da bulmuşluğumuz var. yorum'un, ezgi'nin ilk zamanlarının, çoğalarak ve synth etkisiyle çirkinleşerek beğeni sahnemizden çıkan başka 'sol' icraların aslında bu ekolün öğrencileri olduğunu kabul etmek gerek: duygu yüklü ve kuvvetliydiler ama müzikal zenginlikten gelmiyordu bu kuvvet, hepimiz kabul ederiz, değil mi?
bir zamanlar bir de çetin akdeniz vardı, onun yaptığını ancak gitarda yngwe (böyle mi yazılıyordu?) malmsteen'in yaptıklarıyla örneklemek lazım. arif sağ, muhlis akarsu, bir türlü susmayan mihriban'ıyla angara garında ikidebir karşılaştığımız musa eroğlu, işte, o bilindik 'muhabbet' tayfası, güzel işler çıkardılar çıkarmasına; ama gönül telimizi titretmek, başkalarına düştü: kardeş türküler'den daha zengin bir hali yok 'halk müziği' denen şeyin bu aralar..
tabii ki erkan oğur ve ismail hakkı demircioğlu'yu, cengiz özkan'ı; ve bilhassa eski roll ve express yazarı ulaş özdemir'i de not edelim: tatlı ve olgunlaşmamışlığıyla etkileyen sesi, tınlaması şahane dede sazıyla o da güzel işler yapıyor hakikatten..
erdal erzincan nam bir bağlama üstadımız var. kulağa daha çok kemane gibi duyulan kemençesiyle kayhan kalhor ve bağlamasıyla erdal erzincan 2006'da oturup bir kayıt yapmışlar: the wind.. müthiş bir ecm kapağı daha, tanıdık bir fotoğraftan..

özellikle son parçada, "mevlam birçok dert vermiş"e girmeden önce yaptıklarını dinlerseniz, erdal erzincan'ın bambaşka bir zihne sahip olduğunu anlayacaksınız.. ilk dinlediğimde "neler oluyor yahu?" dediydim, ritmi koparana dek uğraştıydım baya.. geçende konserde yaptıklarını izleyip dinleyince kesin kanaat getirdim: sessizliği de iyi kullanıyorsa bir müzisyen, tamamdır o.. müthiş, müthiş...
bir zamanlar bir de çetin akdeniz vardı, onun yaptığını ancak gitarda yngwe (böyle mi yazılıyordu?) malmsteen'in yaptıklarıyla örneklemek lazım. arif sağ, muhlis akarsu, bir türlü susmayan mihriban'ıyla angara garında ikidebir karşılaştığımız musa eroğlu, işte, o bilindik 'muhabbet' tayfası, güzel işler çıkardılar çıkarmasına; ama gönül telimizi titretmek, başkalarına düştü: kardeş türküler'den daha zengin bir hali yok 'halk müziği' denen şeyin bu aralar..
tabii ki erkan oğur ve ismail hakkı demircioğlu'yu, cengiz özkan'ı; ve bilhassa eski roll ve express yazarı ulaş özdemir'i de not edelim: tatlı ve olgunlaşmamışlığıyla etkileyen sesi, tınlaması şahane dede sazıyla o da güzel işler yapıyor hakikatten..
erdal erzincan nam bir bağlama üstadımız var. kulağa daha çok kemane gibi duyulan kemençesiyle kayhan kalhor ve bağlamasıyla erdal erzincan 2006'da oturup bir kayıt yapmışlar: the wind.. müthiş bir ecm kapağı daha, tanıdık bir fotoğraftan..
özellikle son parçada, "mevlam birçok dert vermiş"e girmeden önce yaptıklarını dinlerseniz, erdal erzincan'ın bambaşka bir zihne sahip olduğunu anlayacaksınız.. ilk dinlediğimde "neler oluyor yahu?" dediydim, ritmi koparana dek uğraştıydım baya.. geçende konserde yaptıklarını izleyip dinleyince kesin kanaat getirdim: sessizliği de iyi kullanıyorsa bir müzisyen, tamamdır o.. müthiş, müthiş...
Kahverengi Toplama Kaset
Şef:
sputnick
on 15 Nisan 2009
/
Comments: (1)
Kulak Maması'nı bir süre için tekrar amca ve yengesine emanet etmezden evvel 1990'ların sonlarında hayatımı değiştiren bir toplama kasetten bahsedeceğim tuttu sevgili mamacılar...

90'ların bitip milenyuma girdiğimiz günlerdi. Mevsim genelde kıştı. Ülkenin en kalabalık iki şehri arasında mekik dokuyup her ikisinde de ayrı tuhaf er-genetik buhranlara sürükleniyordum. Günlük hayat açmazlarının çözümünün ruhani bir yerlerde aranmasının mantıksız olmadığı zamanlardan biriydi. Tabi henüz ortalıkta mp3'ler , iPod'lar , genişbant internet bağlantıları , fena halde ağır külliyatları cebinizde taşımanıza olanak veren sabit diskler filan yoktu tabi. Radyo çok daha yaygındı. Radyo hayatın pek önemli bir parçasıydı. Bu parçanın "o ana özel"liğini kırmak için eskiden beri kasete kayıt alırdım. Soğuk bir gece, bulanık bir görüntüye sahip olarak eve geldiğimde radyoda tesadüflerin en güzellerinden olduğunu daha sonra idrak edeceğim bir set ile karşılaştım. Şu anda esamesi okunmayan radyo kanallarından birinde , gecenin bir yarısı , saat farkını filan hiç gözetmeksizin Londra'daki bir klüpten canlı bir DJ Set'i yayınlanıyordu. 1990'ların ortalarından itibaren ortalığı kasıp kavuran Asian Underground , hala ismini cismini bilmediğim bir DJ'in plaklarından "anında" eve doluyordu. Hemen kimbilir içinde ne olan bir kasete kaydetmeye başladım çalanları ve kendimi bütün bir set boyunca (yanlış olmasın, set 2 saatin üzerindeydi. 90'lık kasetlerin iki yüzüne iki albüm çekenlere selam) büyülenmiş bir vaziyette setin karşısında ağzım açık otururken hatırlıyorum. Ağzına kadar dolan o kaset yıllar boyu defalarca üzerimize heryerimize boşaldıktan sonra, yine masal gibi bir biçimde ortadan kayboluverdi. Çoğunu takip edip yakalasam da , içerisindeki bazı parçaları bir daha asla bulamadım.
90'ların ortalarında İngiltere'yi iyiden iyiye sallayan bu müziğin geniş olmasa da "kafi" bir özeti tam da millet Y2K'i konuşmaya başladığı zamanlarda beni de benden almayı başarmıştı. Buradan öncelikle işi salt oryantalist bir turizm DJ'liği kisvesinden çıkarıp, altı üzeri "doldurulmuş" işlere imza atan State Of Bengal, Badmarsh&Shri, Nitin Sawhney, ve Transglobal Underground olmak üzere janrın bütün temsilcilerine teşekkürlerimi bir borç bilirim aslında. Sayelerinde ben 1990'ları bitirip 2000'lere geçebildim, o iki şehirden birindeki hayatımı seçip , orada "devam etmeye" karar verebildim , yalnızkenki sükunetimi tekrar alttan alta elde edebildim.
Sükunet.
Şu an burada olduğunuz için teşekkürler , ben de tekrar burada olmaya çalışacağım.Tekrar hoşçakalın.
Sükunet.
90'ların bitip milenyuma girdiğimiz günlerdi. Mevsim genelde kıştı. Ülkenin en kalabalık iki şehri arasında mekik dokuyup her ikisinde de ayrı tuhaf er-genetik buhranlara sürükleniyordum. Günlük hayat açmazlarının çözümünün ruhani bir yerlerde aranmasının mantıksız olmadığı zamanlardan biriydi. Tabi henüz ortalıkta mp3'ler , iPod'lar , genişbant internet bağlantıları , fena halde ağır külliyatları cebinizde taşımanıza olanak veren sabit diskler filan yoktu tabi. Radyo çok daha yaygındı. Radyo hayatın pek önemli bir parçasıydı. Bu parçanın "o ana özel"liğini kırmak için eskiden beri kasete kayıt alırdım. Soğuk bir gece, bulanık bir görüntüye sahip olarak eve geldiğimde radyoda tesadüflerin en güzellerinden olduğunu daha sonra idrak edeceğim bir set ile karşılaştım. Şu anda esamesi okunmayan radyo kanallarından birinde , gecenin bir yarısı , saat farkını filan hiç gözetmeksizin Londra'daki bir klüpten canlı bir DJ Set'i yayınlanıyordu. 1990'ların ortalarından itibaren ortalığı kasıp kavuran Asian Underground , hala ismini cismini bilmediğim bir DJ'in plaklarından "anında" eve doluyordu. Hemen kimbilir içinde ne olan bir kasete kaydetmeye başladım çalanları ve kendimi bütün bir set boyunca (yanlış olmasın, set 2 saatin üzerindeydi. 90'lık kasetlerin iki yüzüne iki albüm çekenlere selam) büyülenmiş bir vaziyette setin karşısında ağzım açık otururken hatırlıyorum. Ağzına kadar dolan o kaset yıllar boyu defalarca üzerimize heryerimize boşaldıktan sonra, yine masal gibi bir biçimde ortadan kayboluverdi. Çoğunu takip edip yakalasam da , içerisindeki bazı parçaları bir daha asla bulamadım.
90'ların ortalarında İngiltere'yi iyiden iyiye sallayan bu müziğin geniş olmasa da "kafi" bir özeti tam da millet Y2K'i konuşmaya başladığı zamanlarda beni de benden almayı başarmıştı. Buradan öncelikle işi salt oryantalist bir turizm DJ'liği kisvesinden çıkarıp, altı üzeri "doldurulmuş" işlere imza atan State Of Bengal, Badmarsh&Shri, Nitin Sawhney, ve Transglobal Underground olmak üzere janrın bütün temsilcilerine teşekkürlerimi bir borç bilirim aslında. Sayelerinde ben 1990'ları bitirip 2000'lere geçebildim, o iki şehirden birindeki hayatımı seçip , orada "devam etmeye" karar verebildim , yalnızkenki sükunetimi tekrar alttan alta elde edebildim.
Sükunet.
Şu an burada olduğunuz için teşekkürler , ben de tekrar burada olmaya çalışacağım.Tekrar hoşçakalın.
Sükunet.
o taraflar
Şef:
sputnick
on 14 Nisan 2009
/
Comments: (0)
şivan perwer'in perwari'de doğmuş olduğunu düşünmüştüm, öyle değilmiş, urfalıymış kendileri. "peki perwari nereden çıktı?" diye soracak olursanız, 4-5 gün siirt'te bulundum da.. perwari de siirt'in bir kazası. başka kazalarından batman, petrolün tespitinden sonra almış yürümüş, siirt'ten büyük bir beton yığını olmuş. batman, duymuşsunuzdur, bir kaç yıl önce kadın intiharlarıyla gündeme gelmişti. siirt'in bir köyü olan eruh da, 1980'lerin ortasında tarihteki ilk pkk baskını ile gündeme gelmişti. güneydoğu, o gün bugündür gündemden asla çıkmadı, daha da çıkmaz.

(bu internet cafe'ye işaret eden ve aşağıda bahsi geçecek düğünü yakalamamızı, ona yakalanmamızı sağlayan r.ye selam)
siirt'in mahalli idaresi dtp'li selim sadak'ın eline geçti. bir önceki belediye başkanı mervan gül, istifa edip şehrin eniştesi rte'ye milletvekilliği ve tabii ki başbakanlık yolunu açan kişiydi, anımsarsınız (emine hanım siirt'in tillo köyünden). eh tabi bu fedakarlığın karşılığı da büyük olmuş: gelen parayı indhirragandhi etmiş allahın arabı.
evet, siirt halkı arap, kürt ve türklerden oluşuyor. türkler dışındaki herkes 3 dili de konuşuyor. türkler bir tek kendi dillerini konuşuyorlar. memur hepsi :)
bıttım denen bir meyveden çerez yapıyorlar, biraz daha ileri gidip sabununu da yapıyorlar. sabahın köründe oğlakları pişiriyorlar, 5ten 11e kadar yedin yedin, yemedin bayatlıyor büryan, kimse önermiyor.

"bırak turizmi (!!), müziğe gel" diyenler çıkacaksa, hemen başa döneceğim: şivan'ın kardeş türküler'le el ele yaptığı bir albüm vardı: roj u heyv. müthişti, tüm kardeş türküler ve tüm şivan perwer albümleri gibi müthişti, hepsinin toplamı kadar müthişti (burada işler karışıyor işte: matematik, evet müzikte mühim ama, ölçmeye yeltenince fıss..). insan o ülkenin o yanına gidince ister istemez bu güzelliğin kaynağını arıyor. üniversitelerde, ilokullarda, bol heykelli meydanlarda, taburlarda bulamıyor tabii ki.. eski siirt'in kurulu olduğu yamaçtan aşağı salınırken akşamın bir vakti, evlerinin birbirine yaslı durduğu dar sokakların bir kaçının birleştiği küçücük bir kesişimde, birden bir kürt düğünü sesleniveriyor: eski amfiler, bir bağlama, bir "synth", elinde mikrofonla o karmaşık halaya durmuş kardeşlerin ortasında şivan gırtlaklı bir adam söylüyor. bize de düğün sahibinden destur alıp yanlarına çökmek kalıyor..
siirt'ten dönerken yolu saran yemyeşil tepelerden birinin güneşe bakan yamacına kurulmuş bir asker gördüm: eşofmanları (aşortmen) üzerinde, birlikten bir hayli açılmış, özgürlük sınırına dek gelip dayanmış, kitap okuyordu boşluğun ortasında.. sabahtı.. sputnik geldi, geçti aklımızdan..
(bunu annesine anlattım, o uyuyordu.. kendi, denk gelirse, burada okur...)
(bu internet cafe'ye işaret eden ve aşağıda bahsi geçecek düğünü yakalamamızı, ona yakalanmamızı sağlayan r.ye selam)
siirt'in mahalli idaresi dtp'li selim sadak'ın eline geçti. bir önceki belediye başkanı mervan gül, istifa edip şehrin eniştesi rte'ye milletvekilliği ve tabii ki başbakanlık yolunu açan kişiydi, anımsarsınız (emine hanım siirt'in tillo köyünden). eh tabi bu fedakarlığın karşılığı da büyük olmuş: gelen parayı indhirragandhi etmiş allahın arabı.
evet, siirt halkı arap, kürt ve türklerden oluşuyor. türkler dışındaki herkes 3 dili de konuşuyor. türkler bir tek kendi dillerini konuşuyorlar. memur hepsi :)
bıttım denen bir meyveden çerez yapıyorlar, biraz daha ileri gidip sabununu da yapıyorlar. sabahın köründe oğlakları pişiriyorlar, 5ten 11e kadar yedin yedin, yemedin bayatlıyor büryan, kimse önermiyor.
"bırak turizmi (!!), müziğe gel" diyenler çıkacaksa, hemen başa döneceğim: şivan'ın kardeş türküler'le el ele yaptığı bir albüm vardı: roj u heyv. müthişti, tüm kardeş türküler ve tüm şivan perwer albümleri gibi müthişti, hepsinin toplamı kadar müthişti (burada işler karışıyor işte: matematik, evet müzikte mühim ama, ölçmeye yeltenince fıss..). insan o ülkenin o yanına gidince ister istemez bu güzelliğin kaynağını arıyor. üniversitelerde, ilokullarda, bol heykelli meydanlarda, taburlarda bulamıyor tabii ki.. eski siirt'in kurulu olduğu yamaçtan aşağı salınırken akşamın bir vakti, evlerinin birbirine yaslı durduğu dar sokakların bir kaçının birleştiği küçücük bir kesişimde, birden bir kürt düğünü sesleniveriyor: eski amfiler, bir bağlama, bir "synth", elinde mikrofonla o karmaşık halaya durmuş kardeşlerin ortasında şivan gırtlaklı bir adam söylüyor. bize de düğün sahibinden destur alıp yanlarına çökmek kalıyor..
siirt'ten dönerken yolu saran yemyeşil tepelerden birinin güneşe bakan yamacına kurulmuş bir asker gördüm: eşofmanları (aşortmen) üzerinde, birlikten bir hayli açılmış, özgürlük sınırına dek gelip dayanmış, kitap okuyordu boşluğun ortasında.. sabahtı.. sputnik geldi, geçti aklımızdan..
(bunu annesine anlattım, o uyuyordu.. kendi, denk gelirse, burada okur...)
Uzun ince bir yol
Şef:
sputnick
on 13 Nisan 2009
/
Comments: (2)
Birkaç gün evvel bir gölün kıyısında kulak mamasının naçizane amcası ve yengesiyle sessiz sakin oturup , sessiz sakin müzikler dinleyip , müziğin kişisel tarihimizi tutarkenki baskın rehberliğinden bir kez daha dem vururken, kişisel tarihimden mümkün mertebe "kırpıp atacağım" şu son 5-6 ayın belki de en güzel anının , yanımdakilerle birlikte , şu şarkının hüznünü duyduğum anlar olduğunu fark ettim. Hem iş o kadar "sıcak"ki , dinlerken insanın elleri ısınıyor, mütemadi olarak o ilk dinlediği kış akşamına dönme nostaljisi yaşatıyor. Amcalara , yengelere ve tabi ki Tony Gatlif 'e selamımızı çakmakta gecikmiyoruz , sizleri Naci En Alamo 'nun ateşi ile başbaşa bırakıyoruz.
Hiç değişmiyoruz değil mi?
Şef:
sputnick
on 10 Nisan 2009
/
Comments: (4)
2000'li yılların en başarılı debut'larından bahis açıp , ilk birkaç albüm içerisinde bu albümü sayacak her kişi ile sessiz sakin bir akşamüzeri (neden bahar aylarının akşamüstlerinin ışığı bi başka olur? Albümün kapağındaki renk olur güneş) oturup hiç konuşmadan birşeyler içerim.

Topluluğun bundan sonraki işleri ve popülaritesi ile çok haşır neşir ol(a)madık ama bu samimi albüm, dünyanın hiç akla hayale gelmeyecek köşelerinde bile kendisini söyletip, albümü ilk dinlediğimiz 2000'li yılların ilk birkaç ayını hatırlacaksa varsın kötü albümler yapıp köşeler dönsünler; hiç mühim değil.
Muhtemelen bu sitenin gediklileri oldukça aşinadır bu şarkılara ama , bizden rica , bir kez daha bir akşamüzeri susup hüzünlü bir Londra huzuru ile bir kez daha döndürsünler bu albümü. Hem bu müzik insana ne kaybettirebilir ki? Hem ben de 9 sene evvel böyle bir albüm kaydetmiş olsam Gwyneth Paltrow'dan bir kızım olur , adını da utanmadan "Apple" koyarım , ne var ki?

Birini, birşeyleri mütemadi özlemek gibi. 9 sene evvel de hissyatı bu idi , hala bu. "We Never Change" özlenenin olsun.
Topluluğun bundan sonraki işleri ve popülaritesi ile çok haşır neşir ol(a)madık ama bu samimi albüm, dünyanın hiç akla hayale gelmeyecek köşelerinde bile kendisini söyletip, albümü ilk dinlediğimiz 2000'li yılların ilk birkaç ayını hatırlacaksa varsın kötü albümler yapıp köşeler dönsünler; hiç mühim değil.
Muhtemelen bu sitenin gediklileri oldukça aşinadır bu şarkılara ama , bizden rica , bir kez daha bir akşamüzeri susup hüzünlü bir Londra huzuru ile bir kez daha döndürsünler bu albümü. Hem bu müzik insana ne kaybettirebilir ki? Hem ben de 9 sene evvel böyle bir albüm kaydetmiş olsam Gwyneth Paltrow'dan bir kızım olur , adını da utanmadan "Apple" koyarım , ne var ki?
Birini, birşeyleri mütemadi özlemek gibi. 9 sene evvel de hissyatı bu idi , hala bu. "We Never Change" özlenenin olsun.
"ahırkapı, aksak lisan"
Şef:
sputnick
on 22 Mart 2009
/
Comments: (0)
ahırkapı roman orkestrası şehrimize uğradı. aslında, başka roman orkestraları (mesela taraf de haidouks) gibiler muhtemelen: üyelerin sayıları, isimleri filan belli olmuyor, mahallede kim varsa o geliyor. (grup yorum'un özel durumundan biraz farklı sanırım: onlar, o sırada içeride olmayanlarla çalıyorlar.)
yine kimi başka roman orkestraları gibi elektronize de olmuşlar -electrogypsy compilation'ları hatırlayalım: digital davul, bol synth, biraz club havasına uydurulmuş coşkunluk. kafalarında makedon romanlarının çokça işlenmiş artık yorgun düşmüş (bayılıyorum şu exhausted sıfatına) imajından apartma kısa kenarlı fötrler, neyi yeniden üretiklerini farketmeden güzel güzel çaldılar söylediler. kiremit fabrikasından bozma hangarvari klübün müdavimleri, taşra zengini ruhuna sahip anadolu kaplanları, konuk sanatçı kim olursa olsun yoklamada yok yazılmama midesizliğine sahip tuhaf genç kesim oradaydı (ne kadar sekterim, değil mi dostlar?). ahırkapı da kendini böyle bir şeye göre hazırlamış, inşa etmiş zaten, anladığımız kadarıyla: yukarıda bahsi geçen müzikal karma, en derin çingene ağıtlarını dahi delip sırıtıyor.
tutup authenticity arayışına girecek değilim; ne var ki taraf de haidouks'un, ekrem&gypsy groovz'un, trio bulgarka'nın, les yeux noirs'ın, bratsch'ın, daha sayamadığım pek çok grubun canlı yahut hücum kayıtlarındaki tadı, konserde bile ahırkapı'dan alamamak üzdü bizi. göbek atmadık demiyorum, buna dikkat edin! bilen bilir, asker ziyareti için trakya yollarına düştüğümüzde, bir sınırı geçince içimiz kaynayan insanlarız haddizatında.

artık kusturica'danınkilerdense gatlif'in ve koudelka'nın (bkz. üst satır) çingene imgelerine, "ne neşeliler, değil miiii?" muhabbetindense kentsel dönüşüm durumlarına, ve tabii synth destekli club gypsy havalarındansa akustik, orijinal kayıtlara meylimiz var.
velhasılı, olmadı. aslını arasak bulamayız tabii ki artık roman müziğinin, sadece doğallıkla sokakta söyleneninden, çalınanından dem vurabiliriz. o yüzden, çırılçıplak kayıtları içeren roman olsun albümü, pek kıymetli yapımcı kalan müzik'ten geliyor, derin bir roman mahallesi hissi bırakıyor, soldan çıkıyor.
yine kimi başka roman orkestraları gibi elektronize de olmuşlar -electrogypsy compilation'ları hatırlayalım: digital davul, bol synth, biraz club havasına uydurulmuş coşkunluk. kafalarında makedon romanlarının çokça işlenmiş artık yorgun düşmüş (bayılıyorum şu exhausted sıfatına) imajından apartma kısa kenarlı fötrler, neyi yeniden üretiklerini farketmeden güzel güzel çaldılar söylediler. kiremit fabrikasından bozma hangarvari klübün müdavimleri, taşra zengini ruhuna sahip anadolu kaplanları, konuk sanatçı kim olursa olsun yoklamada yok yazılmama midesizliğine sahip tuhaf genç kesim oradaydı (ne kadar sekterim, değil mi dostlar?). ahırkapı da kendini böyle bir şeye göre hazırlamış, inşa etmiş zaten, anladığımız kadarıyla: yukarıda bahsi geçen müzikal karma, en derin çingene ağıtlarını dahi delip sırıtıyor.
tutup authenticity arayışına girecek değilim; ne var ki taraf de haidouks'un, ekrem&gypsy groovz'un, trio bulgarka'nın, les yeux noirs'ın, bratsch'ın, daha sayamadığım pek çok grubun canlı yahut hücum kayıtlarındaki tadı, konserde bile ahırkapı'dan alamamak üzdü bizi. göbek atmadık demiyorum, buna dikkat edin! bilen bilir, asker ziyareti için trakya yollarına düştüğümüzde, bir sınırı geçince içimiz kaynayan insanlarız haddizatında.
artık kusturica'danınkilerdense gatlif'in ve koudelka'nın (bkz. üst satır) çingene imgelerine, "ne neşeliler, değil miiii?" muhabbetindense kentsel dönüşüm durumlarına, ve tabii synth destekli club gypsy havalarındansa akustik, orijinal kayıtlara meylimiz var.
velhasılı, olmadı. aslını arasak bulamayız tabii ki artık roman müziğinin, sadece doğallıkla sokakta söyleneninden, çalınanından dem vurabiliriz. o yüzden, çırılçıplak kayıtları içeren roman olsun albümü, pek kıymetli yapımcı kalan müzik'ten geliyor, derin bir roman mahallesi hissi bırakıyor, soldan çıkıyor.
nick ve mark
Şef:
sputnick
/
Comments: (0)
nick cave, malum, kötü tohumlarla birlikte, dig lazarus dig adlı bir albüm yaptı yakınlarda.. son zamanlarda durulduğuna inandığımız emekli serseri, ihtiyar punk, yine sallıyor, yuvarlıyor. bir yandan da acayip bir hikayenin, tam bir şehir hikayesinin içinde dolanıp duruyor.

sapkın bir sükunet ve hüzünle sevdiği kadının başını ezme arzusunu hikaye ettiği, cinayeti normalleştiren, gündelik olan içine davet eden o meşhur albümün tadı ağzımızdan hiç gitmediydi; ama sonraki depresifliğinden de müteşekki değildik.
nick cave mani ile depresyon arasında salınıp duran, şımarık ve gösterişli, frapan bir şair.. karşısında bugün yürürken aklıma düşüveren -yaşı benzemesin- mark sandman var: morphine'in müzmin depresif kurucusu, 99'da aramızdan ayrılmıştı.

cure for pain'in en bilindik parçalarından candy'de nick cave'in sevgiliyi öldürme meylini ters köşeye yatırıyor: sevgilinin zaten ölü olduğunu, hatta onu da kumun altındaki aleme davet ettiğini hayli sakin bir biçimde mırıldanıyor. "Candy asked me if she died if I could go on / Of course I said I couldn't and of course we knew that's wrong". unutulur yanı var mı bu sözlerin, ha?
sapkın bir sükunet ve hüzünle sevdiği kadının başını ezme arzusunu hikaye ettiği, cinayeti normalleştiren, gündelik olan içine davet eden o meşhur albümün tadı ağzımızdan hiç gitmediydi; ama sonraki depresifliğinden de müteşekki değildik.
nick cave mani ile depresyon arasında salınıp duran, şımarık ve gösterişli, frapan bir şair.. karşısında bugün yürürken aklıma düşüveren -yaşı benzemesin- mark sandman var: morphine'in müzmin depresif kurucusu, 99'da aramızdan ayrılmıştı.
cure for pain'in en bilindik parçalarından candy'de nick cave'in sevgiliyi öldürme meylini ters köşeye yatırıyor: sevgilinin zaten ölü olduğunu, hatta onu da kumun altındaki aleme davet ettiğini hayli sakin bir biçimde mırıldanıyor. "Candy asked me if she died if I could go on / Of course I said I couldn't and of course we knew that's wrong". unutulur yanı var mı bu sözlerin, ha?
Şef:
sputnick
on 15 Mart 2009
/
Comments: (0)
hayvanlar alemi, tanıdığım iki tanesi sükut müptelası dört arkadaşın tuhaf rüyalarından oluşuyor.
gonca bıyıka
Şef:
sputnick
/
Comments: (0)
mi nina lola, "mi ninya lola" diye okunuyor. n'nin üzerinde bir tilda işareti (~) var, çünkü... ne demek peki? bilmiyorum. internetten bakasım da yok açıkçası.. isteyen baksın. mallorka'dan seslenen "çukulata renkli" bu müthiş kadın "kadife" sesiyle ne söylese dinlenir. anlam peşinde koşacak değiliz.

"ruhumuzun mührünü kıran kadınlar" serisine mi dönüştürsek yahu şu "yıkıcılıkta sınır tanımayan kadınlar" serimizin adını?
"ruhumuzun mührünü kıran kadınlar" serisine mi dönüştürsek yahu şu "yıkıcılıkta sınır tanımayan kadınlar" serimizin adını?
peyk
Şef:
sputnick
/
Comments: (2)
peyk, 'uydu' demekmiş. peki neyin uydusu? ilk şarkıdan itibaren vokalde bono havası seziliyor, değil mi? ama o riyakar pezewengle alakaları yok peykçilerin. uzun zamandır hafif ateşte piştiği belli, helmelenmiş, yoğun, oturmuş bir karakter var sözlerde, müziklerde.. bir buçuk iki senedir ara ara dinliyorum (ki bu, albümün benim bünyem tarafından 'iyi albüm' kategorisine yerleştirilmiş olduğu anlamına geliyor), seviyorum billahi..

"ben bu aşkın ızdırabını..." küfründen tutun, "düşünme, kaybolursun" nasihatine dek; bunalımının lüzumundan fazla uzun sürdüğünü düşünsek de bir biçimde hayranlık duyduğumuz, uzaktan uzaktan sevdiğimiz bir arkadaş gibi, peyk.
"ben bu aşkın ızdırabını..." küfründen tutun, "düşünme, kaybolursun" nasihatine dek; bunalımının lüzumundan fazla uzun sürdüğünü düşünsek de bir biçimde hayranlık duyduğumuz, uzaktan uzaktan sevdiğimiz bir arkadaş gibi, peyk.