han solo : tom jenkinson

up-squarepusher_n_bassLG
Safi serin mekanik ile başlayıp , orta karar sibernetik sosu vererekten, nihayetinde ahşap bir organikliğe kavuşmuş gibi gözüken eski dostumuz (kocamız) Tom Jenkinson, Eylül 2007'de Paris'teki "Cité de la Musique" de verdiği canlı solo performansını alışık olduğumuz üzre Warp Records etiketiyle piyasaya sürdü sevgili mamma mia'lar...Plak şirketine bakılırsa sınırlı sayıda basılan bu plağın isminin "Solo Electric Bass 1" olmasından, bombardımanın devam edeceği kokusunu alıyoruz. Genel hissiyattaki tavır aynı kalsa da, yukarıda da bahsettiğimiz üzere Squarepusher, "Tom Jenkinson" olmuş bu performansta... 1990'lar ve 2000'lerin ortalarına kadar yaptığı işlerin ekseriyetinde vücudumuza yavaşça acıtmadan sokuverdiği o steril,incecik,gri ve soğuk şırıngaları bir kenara bırakmış; artık o dehşetengiz estetikteki mekanik görüntüleri değil Tom'un beyaz parmaklarını,kazağını gömleğini, titreyen saçlarını ve bass gitarına düşen ter damlalarını görüyoruz.
WARPCD174-480-1
Parçaların bazılarının ortalarına bazılarının sonlarına serpiştirilen "bu melodiyi bir yerden hatırlıyorum" refleksli harikulade referanslar (Jimi Hendrix??) ve çağrışımlar işi bir highly güzelleştiriyor. Squarepusher bu sefer çoğu silahından arınmış bir halde; karşınıza nüfus kağıdındaki ismiyle geliyor. Performans sonrası harap bir şekilde "o delinin zoru neydi öyle? neler yaptı bize!" den ziyade, yerden aydınlatmalı sarı renkteki loş bir odada uslu bir kadeh eşliğinde sakince haspiyal halindeyken, hala o potansiyeli herifin tek bir bakışında ya da göz kaçırmasında yakalamak gibi...

fink & yaşar kurt

bıktırma pahasına fink'e dönüyorum ve yeni bir hissiyat kazısının sonuçlarını açıklıyorum:

fink'te beni bunca etkileyen şeyin ne olduğunu sözle anlatamam. ne ki seneler evvel, biraz da gecikerek, 1996 sonunda dinlediğim bir albümün etkisiyle karşılaştırmalı anla(y)(t)abilirim ancak.

yaşar kurt, tıfıl yaşamımıza bir sokak şarkıcısı olarak girmiş idi. pek tuhaf, pek hüzünlü zamanlardı. stüdyoya sadece gitarıyla girip içinden geldiğince söylediği şarkılardan mürekkep "sokak şarkıları" albümü, garipsemeyiniz, bende bir devrim alametiydi.


sokakuy3


tekrar tekrar dinlemekte, giderek fink'e bağlamakta bir sakınca görmüyorum. faide görüyorum, bilakis... 'hırsızlar'ı dinleyin, tekrar konuşalım..

venedik biennale'inde cafer yusuf ve francis bacon!

planlamada ciddi bir hata: temmuz sonu-ağustos başı, saçma sapan, uyduruk bir konferans için venedik'te bulunmak zorunda kalan naçiz yazarınızın karşısına çıkan en güzel iki sürpriz aşağıdadır:

1. dhaffer youssef, tutup saudi arabia pavyonundaki hoş bir videoya müzik yapmış.

bacon


2. armenia pavyonunun bulunduğu palazzo'nun biennale'le alakası olmayan arka odalarından birinde francis bacon'un eskizlerinin sergisi varmış, meğer!

ikisini siz birleştirin, pek gıymatlı mamaseverler! insanın insanlıktan çıktığı noktaların arasını çizince, ikisini birbirine bağlayan bir haritayı elde etmiş olacağımızı sanıyorum ben, naçizane... gerçi, cafer'in çapı francis'inkiyle karşılaştırılmaz ya...

izmir yanıyor, ya da, sezen aksu kimdir? kimlerle takılır?

sundurmanın altında öğle sıcağında böyle bir başlıktan başkası mümkün mü, kan ter içindeki mamaperver terakki fırkasının pek kıymetli üyeleri?

senelerdir şaşırtıcı kuvette bir "kanserojen şarkı sözü ve beste fabrikası" olarak çalışmakta olan kraliçe'yi arkadaşlarıyla birlikte canlı dinlemek nasip oldu sonunda, naçiz yazarınıza. bir sayfiye kasabasının açıkhava sahnesinde sezen aksu ve arkadaşları saatlerce çaldılar söylediler. avrupa turnesi için hazırlanmış konserde roman havasından rebetikoya, hicazdan latine kadar ne kadar çeşit varsa kraliçe'nin ürettiği, çalındı. hem, 'arkadaşları' da ara ara kendilerine ait olanları sıkıştırdılar. fahir atakoğlu, erkan oğur, seden gürel, orhan topçuoğlu gibi ağır topların tek tek sahneye davet edilişleri hoştu pek tabii ki, ama dahası, sezen'in nasıl sezen olduğuna ilişkin organizasyonel şemayı da göz önüne seriyordu. biraz da evropai bir kulağa ordövr niyetine bir şey sunuluyordu..

yeni albümü duymuşsunuzdur, nicedir yazacağım, yazamadım: özellikle baladlarda (damar?) çıtayı yükseltmiş kraliçe: izmir yanıyor adlı damarında, örneğin, bizi bizden alıyor. aslında konserde de edindiğim izlenime kapı açacak bu şarkı: sezen aksu biraz da ege, izmirli kadın, efelik, vs. gibi mitleri yeniden yazar durumda son zamanlarda. dönüp kalbim ege'de kaldı, izmir şarkı sözlerine bakarsak,


"aslında kendiniz şarkı söylemek istiyorsunuz, ama siz söylerken benim de burada olmamı istiyorsunuz"

erkan oğur kimdir? kimlerle takılır?

mamababa'nın pek iyi bildiği üzere yazarınız, naçizane, erkan oğur hayranıdır. hatta biraz daha ileri giderek "e.o. benim peygamberimdir" dediği vakidir kimi zaman.

geçen gece uzun ve sarsıntılı bir scooter yolculuğunun sonunda limanın tam karşısına denk gelen ıssız koya konuşlanmış bir plaj-klübe vardığımda, birazdan burnumun dibinde sanatını icra edecek olan adama yine açılamayacağımı biliyordum, pek tabii.. olsun: bu hayli kuvvetli hissiyat, dile dökülünce saçma duyulabilir; hele bir peygamberin, kendisine peygamber olduğunun söylenmesini lüzumsuz bulma ihtimalinin yüksek olduğu düşünülürse...



erkan6


e.o., turgut alp bekoğlu ve ilkin deniz'le birlikte yıllardır cazın acaib bir burcuna duhul edip çıkıyor. yarım saate, kimi zaman daha uzun süreye yayılan beher emprovizasyona, e.o.'nun beslendiği anadolu ezgilerini eğip bükerek giriyor; akabinde palamarları salıp, salmak ne kelime, koparıp, geniş bir alemi, ummanı kat edip dönüyorlar başladıkları yere. albümü dinlemek çok kolay değil, ama canlısı pek fena..

e.o.'nun telvin'le yaptığı şeyden bahsederken, artık klişe göndermelerin yükünden beli bükülmüş 'anadolu' kelimesini kullanmak zorundayız. zira e.o., kökü hayli derinde olacak biçimde orada işte.. neyse ki bu durum onun 'aleme' açılmasını engellemiyor. buralı adam, eyvallah, ne ki, bach'tan mingus'a, satie'den chopin'e uzanmayı engellemeyen, bilakis, besleyen bir buralılık hali bu. fakir cümlelerle anlatamayacağım olan biteni, ancak birlikte dinleyerek anlaşabiliriz bu hususta sanırım; ama biraz daha deneyeyim: 'alem'den kastım sadece bildik bir müzikal janr silsilesi içindeki geçişkenliğin taradığı alan değil. e.o.'nun herhangi bir solosunda nerelerde dolandığınızı farketmeden bu alanı katedersiniz etmesine, ama her zaman daha fazlası vardır. antik yunan'da pythagoras gezegenlerin sayısının, aralarındaki mesafenin, matematiğin ve müzikal tonlar arasındaki farkların, bir ve aynı düzene işaret ettiğini ileri sürerken şunu da ima ediyordu: müzik, 'alem'le senkron içindedir. işte, erkan oğur'u her dinlediğimde hissettiğim budur: önceden belirlenmiş ve sınırlanmış bir alem'e uygun notaları arayıp bulmaktan ziyade, şeceresi kestirilemeyecek bir birliktelikle melezleşerek sökün eden, birbirinin içine duhul ederek açılan sesler, varlık alanını genişletirmiş, beni de o zamanın içine davet edermiş gibi gelir hep. bunu bir e.o.'da, bir enver ibrahim'de, bir de stephan micus'ta buldum şimdiye dek.

dokunduğu her şarkıyı değiştiriyor e.o.'nun müdahalesi. düş sokağı sakinleri'nin (ki giderek tuhaflaşıp, o tuhaflığı kaldıramayacak bir noktada dağılıp tek kişilik bir tuhaflığa yuvarlanan bir grup sanırım) ilk albümünü tevazuuyla çekip götüren şey, tam da e.o.'nun hiç de müdahale gibi görünmeyen mırıldanmaları değil midir? ezginin günlüğü'nün bahçedeki sandal'ında yaş yetmiş'e eşlik ederken şarkıyı yeniden inşa etmekte değilse, nedir? bülent ortaçgil'in eski defterler'inde pencere önü çiçeği'nin canlı kaydındaki şiddetli soloya ne demeli? yazı-tura filminin çarpıcılığı, e.o.'nun müthiş bach (matthias passion) ve chopin (e minor prelude) yorumlarından nasibini almamış mıdır? ismail hakkı demircioğlu'yla, okan murat öztürk'le, djivan gasparyan'la, giderek janet-jak esim ile yaptığı her şeyin sound'undaki olağanüstülük onun elinden çıkma değilse nedir?

'alem' dedik, 'duhul' dedik, 'açılma', 'genişleme' dedik.. bunların hepsinin mekansal bir duruma işaret ettiği zannedilebilir. hayır! e.o.'nun bana öğrettiği şey zamandır. yukarıda hayli heideggerian bir tarzda açıkladım ya hislerimi, e.o.'nun bana asıl ilham ettiği şey bergson'un duree'sidir. 'ağırlama'yı dinlerken anladım; zamanı mekansal bir şeymiş gibi, eşit parçalara bölünebilecek bir şeymiş gibi algılayan pozitivist tarza karşı bergson'un birbirinin içine açılıp sürekli genişleyen kayan kesintisiz, bölünemez, dolayısıyla yeniden birleştirilemez bir şey olarak zaman kavramını koyarken ne demek istediğini... 'ağırlama'da avrupalı bir gitaristin çaldığı akustik gitar, barok'tan blues'a pek çok janrı kat eden yolculuğunda çok açık biçimde bölüp bölüştürürken zamanı, aynı tonlarda gezinerek onunla atışan perdesiz gitar, e.o.'nun elinde onu eni konu yumuşatıp yapıştırıyor tekrar.. tam da olması gerektiği gibi parçasız, kayan, eğilip bükülen bir bütün halinde iliklerimize dek 'zaman' tecrübe ediyoruz; mekan değil..

müziğin işinin zamanla olduğunu kabul etmek zor değil.. ne de olsa süre, ölçü, tempo gibi parametrelerle inşa ediliyor, müzik. elektronik müziği belki de bunlardan biraz daha ayrı tutmak gerek: zira, elektronik müzik, tıpkı nesne ya da uzay modelleme programlarında olduğu gibi uzamsal bir cetveller sistemi üzerine sample çubuklarının yerleştirilip üstüste bindirmesi yöntemiyle üretiliyor. en azından reason gibi programlarda böyle bu iş. bu yüzden, örneğin, gantz graaf nam videoda autechre'nin yaptığı ses işi ile adını bilmediğim birilerinin icra eylediği ritmik mekansal modelleme birbirine bu denli ait olabiliyor: hamurları aynı, hamur tekneleri aynı! üretim tekniği ile ürün arasındaki ilişki eninde sonunda kendini bir yerden gösteriyor, açıyor. böylece, ancak bu üretim koşuyla, o ses yığınını hayli mekansal, bölünüp parçalanabilen, atomlarına ayrılabilen, nispeten homojen bir yığın olarak hayal etmek mümkün olabiliyor.

üstünlük atfetmek değil ya, yine de söylemeli: e.o., çoğunlukla, zamanın içinde, zaman'la varolan, zamanı var eden müziği icra ediyor.

erkan oğur kimdir, kimlerle arkadaşlık eder?

dub the police!

police-brutality
İyi icra edilmiş bir dub, herşeyi değiştirme-dönüştürme, başka formlara sokup bambaşka hikayeler haline getirmeyi o kadar iyi becerebilen bir mekanızma ki, karşısında hayretle kalakalmamak elde değil... Başından beri dub'daki cover hadisesi ,diğerlerinden öte, yeniden yorumladığı eseri (ilk bakışta tekrara dayanır gibi görünse de) o kadar estesize bir şekilde "sarmalıyor"ki, insan sarmalanan şey 30 yıldır akademik kadrosundan rock bar'ına tüm dillere pelesenk olmuş, 1970'ler sonu sudan sabundan uzak popüler rock grubu The Police bile olsa hayretle salınmadan edemiyor.
dubxanne_police_in_dub
Köln menşeili muhteşem proje Dubxanne, meşhur The Police parçalarını,gayet kıvamında sağlam bir sound ile çok daha kabul edilebilir bir hale getirip kulaklarımıza sunuyor sevgili mamacılar. Kanımızın ısındığı tek polis bu!

hey adamım

Arctic Monkeys, 2006'daki debutu "Whatever People Say I Am, That's What I'm Not" ile Büyük Britanya'yı ziyadesiyle sallamış nevi şahsına münhasır bir topluluk. Ne kadar cool tavırlar takınsalar da albümün patlattığı bombanın büyüklüğünü çok da hazmedemeyeceklerini düşünmüştük o sıralar ve grubun Franz Ferdinand vari bir ilk albüm popülaritesi ağırlığı altında birkaç sene içerisinde unutulup gideceğini düşündüğümüz zamanlar olmuştu. Biliyorsunuz, salt temcit-pilavı-rock-tarihinde değil modern müziğin birçok alanında vardır bu debut (ilk gece) sendromu.
Arctic Monkeys - Humbug (2009)
Maymunlar bir kısım mamacılar tarafından da merakla beklendiğini düşündüğümüz üçüncü plağını yayınladı yayınlayacaklar. Şaşkınlıkla görüyoruz ve takdir ediyoruz ki, grup ilk albümlerinin gölgesinde kalmak şöyle dursun, sözkonusu duruşun üzerine birşeyler koyarak ilerlemeye devam etmiş. Onları diğer onlarcasından ayıran, bilhassa enstrüman kullanımlarındaki basit ama yenilikçi fikirler artarak devam etmiş. En azından gördükleri ilginin rastlantısal olmadığını ispatlarcasına olgunlaşmış ve "büyümüş"ler. Ama hava aynı hava, Arctic kafası güzel kafa.
ArcticMonkeys131008_450x320
Yorucu bir günün ardından, akşamüzeri saatlerinde şehrin işlek caddelerinden birinde yürürken, hiç aklınızda olmayan ihtimal vermediğiniz bir şekilde, üniversitenin o ilk hızlı yıllarından kalan birkaç eski dostun sizi kahkahalar eşliğinde ana caddeden ara sokaklara (biraz da zorla) sürükleyişi...Sizin bu sürüklenişe ne kadar direnseniz de geri dönemeyeceğinizi bildiğiniz o an...Hiçbir zaman o eski senelerdeki gibi bir enerji ol(a)masa da, hatta bu "durulma"nın doğallığına yapılan atıflar eşliğinde, kafaların giderek güzelleşmesi...Güzelleştikçe "sanki o günlerdeki gibi..." sarhoş romantizması mırıldanmaları... Yaşları o yıllara pek yetmese de, işte bu çocuklar o çocuklar. Sadece biraz daha büyümüşler, duruldukça güzelleşmişler.
Kapanış "The Jeweller's Hands" in size hatırlattıklarına bir kadeh daha alın.

paris'in yeraltı bir kötü kız!

tbgc
Ritmin ağırlıklı olduğu janrlarda melodinin silik ama mühim bir rolü olduğu yadsınamaz. Bilhassa elektronik müziğin birçok köyünde kazasında melodi, uzun yıllar göz ardı edilmiş, hak ettiği ilgiyi malesef görememiş. Dans müziğindeki "melodi" kavramı çoğu zaman son derece sakil, klişe ve çiğ bir takım loop'lara indirgenip bizi üzüntülerden üzüntülere gark etmişti sevgili parisienne mamacılar. Her ne kadar prodüktörlerin/DJ'lerin amacı dinleyiciyi ritimdeki dahiyane gidiş gelişlere odaklamak olarak bahanelendirilse de, melodideki mütevazı estetik her daim değerini korumaya devam ediyor. Melodi ile ritimin arasındaki bu "altın oran"ı tutturanların sayısı az, onlardan biri de Paris'li ikili Teenage Bad Girl.
TBG__c_fhuiban_yahoo.com_7228
Teenage Bad Girl, 2007 tarihinde çıkarttığı debutu Cocotte ile tüm otoritelerden tam puan almış, anında onlarca remix'i etrafta dolanmaya başlamış bir ikili. Her yerlerinden pek cool, pek Fransız ve pek eğlenceli beat'ler, melodiler, soundlar ve vokaller akıyor. Dinlerken 80'lerden fırlayıp gelen "shred"vari gitar sololarına da rastlayabiliyorsunuz, çok sağlam synth'lere de, Daft Punk etikelişimli hissiyatlara da, akıllıca düzenlemelere de, dahiyane ritimlere de. E modern müzik takipçisi bir mamacı başka ne bekler ki? İkiliyi soframıza son 4-5 yılın hip'i electro janrının en müstesna örneklerinden biri olarak servis ediyoruz ve Teenage Bad Girl'e teşekkürlerimizi bir borç biliyoruz; bize zekice melodilerin dans müziğindeki önemini bir kez daha hatırlattığı için, yeraltından çıkarttıkları sound'u hip yapmanın zevkini yaşadıkları için, canımızın feda olduğu Paris moda caimasına salt tek bir albümle verdikleri ilham için, en mühimi de kusursuz debut'lar listemize bir yenisini daha eklediği için.

ala franga

haine19
la haine.
elli katlı bir binadan düşen adamın öyküsü.
düşene dek şunları söyler:
"buraya kadar herşey yolunda, buraya kadar herşey yolunda, buraya kadar herşey yolunda."
29. kattayım şu an ve her şey yolunda.
kaç kat kaldı ömrümde?
bir ömür ortalama 70 yıl dersek...
70-29=41...
herşey yolunda..her şey yolunda...her şey yolunda...






1995 tarihli dehşet Mathieu Kassovitz eserinin film müzikleri ile, 10 sene sonra, 2005'te Paris'te yaşanan olaylara bir kez daha saygı duruşunda bulunmak isteyenlere mama'nın armağanı... Filmi halen görmemiş ve kendini muhtemelen "geç kalmış" hisseden tüm mamacılara : hiç üzülmeyin, zira değişen hiçbir şey yok hikayede. Tekrar ediyoruz : l'important c'est pas la chute, c'est l'atterissage. (önemli olan düşüşün kendisi değil, bizatihi yere inişi-çakılışıdır.)

hayat dub'ınca güzel

dub-terror
Dub'ın, Roots'un, Reggae'nin, yapım aşamasında olan çok başka mamalara konu olacak yerlerinden ve zamanlarından evvel, Londra'daki "modern" örneklerinden birini sofraya koymayı tercih ettik güzel mamacillolar. Birkaç senedir Britanya'nın yeraltı eventlerinde boy gösteren ve dikkati çeken Dub Terror ilk uzunçalarını yayınladı. Köklere olan hürmetini baki kılarak, yeraltında olan biten daha farklı hikayelerle de (Dub'ın karanlık ve küçük odasından fazla çıkmayan ve yemek masasında pek konuşmayan depresif ama havalı oğlu Dubstep başta olmak üzere, drum'n'bass, hip hop, garage gibi...) bilimum "dirsek temas,omuz omuza,kol kola" ilişkilerini de güzelce oturttu.
Dub Terror, işin sadece Jamaika Kingston Town'da yapılan rastalarda, içilen jointlerde ve giyilen renkli olduğu kadar "retro" gömlek ve şortlarda kalmadığını; hikayenin 2000'ler biterken kasvetli Londra sokaklarında da yürüyerek devam ettiğini söylüyor. Hani rastafaryan üzerinde sadece eski bez bi şort da olsa rastafaryan, üç çizgili fütüristik naylon Adidas eşofman üstleri de olsa rastafaryan. Üzerimizde ne olursa olsun, dub-ı hayat yahu bu der , ritmi ve bası her duyuşumuzda huşu içerisinde salınırız. Dub Terror'da bizi "Push The Tempest By" , "Tetradis Dub" gibi güzellemeler ile sarıp sarmalar...
rastafari

On&On

Bazı musiki eserlerinin sağlam, güçlü ama kararında high fidelity ses sistemlerinden alınanan zevkleriyle, sokakta iyi kulalıklarla alınan zevkleri arasında sağlam farklar oluşuyor. Modern müzik için söyleyebileceğimiz bu önerme genelde "üzerinde etraflıca düşünülmeye gerek olmayan 'anlık' müzikler"i o mobil dinlenime uygun kategorisine alma eğiliminde olsa da, hakikat öyle değil bizce. Yürümenin, koşmanın salt kulaklardaki seslerle motivlendiği birçok an sayabiliriz, vefakat o sayı alelade bir zamanda (programlanmamış bir anda) kulaklıklara çarpan melodinin bizi en yakın kaldırıma oturtup sarsması sayısından hep bir eksik çıkar :) Genel resmi geçip ayrıntıyı görebildik değil mi?
front
Walter Merziger ve Arno Kammermeier ikilisinin oluşturduğu Booka Shade, 2004 yılında sağlam ses getiren Memento debutu ile girdikleri electro ve house sahnelerinde, kendilerine tam manasıyla interdisipliner bir yer edinmekte zorlanmadılar. Debutun çekiciliği, onların Avrupa ve Kuzey Amerika'nın mühim kulüpleri ve festivallerinde boy göstermelerini sağlamakla kalmadı; takipçileri ile sık sık buluşmalarına sebebiyet verecek kadar çok single ve remix yayınlamalarına da vesile oldu. Bilhassa plaktaki "On&On" parçası 2000'li yılların başlarında nedense ana-akım müzik prodüktörleri tarafından yeniden "keşfedilmiş" ve ziyadesiyle "boku çıkarılmış" vokal estetiği vocoder (öncülü için bkz. Kraftwerk) tekniğinin, doğru kullanıldığında nelere kadir olacağını hepimize güler yüzlü bir derinlikle anlatıverir.
booka-shade-dj-kicks
Bu kalabalık üretimden biraz nefes almaya çalışan ikili 2007'de meşhur DJ Kicks serisine dehşet setiyle dahil olur. Yukarda bahsettiğimiz gibi serde interdisiplinerlik var tabi , sette Brigitte Bardot'dan Aphex Twin'e , The Streets'ten Matthew Dear'a kadar uzanıp uzanıp geri gelir Booka Shade. Biz de sette John Carpenter'ın iç büzen "Arrival At The Library" sinin Aphex Twin'in "Alberto Balsam" ına bağlanışının nefaseti eşliğinde en yakın kaldırıma,banka,çime oturup kalakalırız.

anyway...

[...] anyway, the fascinating thing was that I read in national geographic that there are more people alive now than have died in all of human history. in other words, if everyone wanted to play hamlet at once, they couldn't, because there aren't enough skulls! [...]

jonathan safran foer, 2005, extremely loud & incredibly close, penguin

"başın/m belada"

"Trouble's what you're in
In that dress that's as black as my heart on this train
Trouble's what you're in
Trouble
With those lips that's as red as the blood in my veins

Trouble,
You know it,
Trouble,
Soft Target

Trouble's what you're in
Coz it's a long way to London Bridge in them heels babe
Trouble's what you're in
Trouble
coz it's amazing how much one look can reveal

Trouble,
You know it,
Trouble,
Soft Target

Trouble's what you're in
Coz I’ve been waiting for just one look...

Trouble,
You know it,
Trouble,
Soft Target"

daha önce söylemiştim, dikkate almamıştınız: fink