bira şarkısıymış gibi bir atmosfer verebilir ilk etapta; yanıltmasın. son albüm octahedron'un açılış şarkısı 'since we've been wrong' geliyor; votka bitiyor...
bir sek votka, bir the mars volta
Şef:
sputnick
on 16 Ekim 2009
/
Comments: (1)
bira şarkısıymış gibi bir atmosfer verebilir ilk etapta; yanıltmasın. son albüm octahedron'un açılış şarkısı 'since we've been wrong' geliyor; votka bitiyor...
bach'ınız..
Şef:
sputnick
/
Comments: (0)
takipteki mamaperverler anımsar: daha önce bir girimizde glenn gould dolayımıyla bach'a değinmiştik. bach, tabii, değinilip geçilecek biri değil. yazdığı her satır "müzikten mi bahis açacağız, matematikten mi?" sorusuna şık bir çalım olarak nitelendirilebilir. bu satırlardan en çok tüketileni de çello süitleridir, malumunuz. tüketilmek derken, aslında tüketerek bitirilebilir birşey değil bu parçalar. çalanın fıtratına, tarzına göre kah koşuşturarak, kah ağır azende, tekrar tekrar kulağımızı temizleyen, oradan zihnimize duhul edip eşsiz bir hareket yaratan katman katman, börek gibi, hatta ev yapımı baklava gibi ezgiler: her katmanda ayrı hikaye, ayrı 'pattern', ayrı özne (şu kontrpuan mevzuunu biraz şizofrenik buluyorum da).. ekleyeyim mi: favorim rostropovich...
fügler bende hep, ana metinle dip not ilişkisindeki hiyerarşinin ortadan kalktığı bir edebi (yahut, akademik) fantezi, bir ütopya hissi yaratır. dipnot artık ne anametinden küçük fontlarla yazılıdır, ne de onu destekleyen veriler içermek zorundadır. rol çalar, metindekinin aksini iddia eder, metni oluşturan kelimelerin aynını kullanarak başka anlamlara gelen cümleler kurar. tersini söyler, karıştırır, düşürür. bach bende hep bu hissiyatı ve zihinsel çalışmayı motive eder.

şükür ki, istiklal'in göbeğinde, st antuan kilisesinde çello süitlerinden 1, 3 ve 5.yi dinlemek nasip oldu bu fakire. kilisenin akustiğine güvenimiz tamdı. e., ü. ve bendeniz, ahşap sıralara oturduk; kah kubbeleri, kah ufkumuzda salınan pek güzel ışıklandırılmış nasıralı'yı seyre daldık. sonra, alexander rudin gelip süitleri biraz aceleci bir tempoyla icra etmeye koyuldu. maalesef kilisenin akustiği ile rudin'in temposu arasında faz farkı mevcuttu.
koyu tonların tizleri bastırdığı, seslerin birbirinin içinde eridiği bozbulanık bir iniltiyle karşılaştığımda korktum, üzüldüm. sanki bir buğulu camın ardından hareket eden bir imgeyi izliyor gibiydim: net çizgilerden ve tanınabilir bir simadan çok bir kütleye tamamlanan koyu lekeler görür gibi. yahut, işte, cezanne'ın resimlerindeki kesinliksiz, sınırları belirsiz, perspektifi hep süzülen, kayan manzaralara bakar gibi - neden hep görsel alana referans vermek zorunda kalıyorum işitsel bir deneyimi tasvir etmek için? neyse ki bir süre sonra kulaklarım sonuna kadar açılıp avlanmaya başladılar. yüzlerce kez dinlediğim, ezberden mırıldanabildiğim ezgiler, belki sadece duyma melekemden değil, daha çok hayal gücümden, hafızamdan sökün edip vücuda geldiler. pek hoştu!
fügler bende hep, ana metinle dip not ilişkisindeki hiyerarşinin ortadan kalktığı bir edebi (yahut, akademik) fantezi, bir ütopya hissi yaratır. dipnot artık ne anametinden küçük fontlarla yazılıdır, ne de onu destekleyen veriler içermek zorundadır. rol çalar, metindekinin aksini iddia eder, metni oluşturan kelimelerin aynını kullanarak başka anlamlara gelen cümleler kurar. tersini söyler, karıştırır, düşürür. bach bende hep bu hissiyatı ve zihinsel çalışmayı motive eder.
şükür ki, istiklal'in göbeğinde, st antuan kilisesinde çello süitlerinden 1, 3 ve 5.yi dinlemek nasip oldu bu fakire. kilisenin akustiğine güvenimiz tamdı. e., ü. ve bendeniz, ahşap sıralara oturduk; kah kubbeleri, kah ufkumuzda salınan pek güzel ışıklandırılmış nasıralı'yı seyre daldık. sonra, alexander rudin gelip süitleri biraz aceleci bir tempoyla icra etmeye koyuldu. maalesef kilisenin akustiği ile rudin'in temposu arasında faz farkı mevcuttu.
koyu tonların tizleri bastırdığı, seslerin birbirinin içinde eridiği bozbulanık bir iniltiyle karşılaştığımda korktum, üzüldüm. sanki bir buğulu camın ardından hareket eden bir imgeyi izliyor gibiydim: net çizgilerden ve tanınabilir bir simadan çok bir kütleye tamamlanan koyu lekeler görür gibi. yahut, işte, cezanne'ın resimlerindeki kesinliksiz, sınırları belirsiz, perspektifi hep süzülen, kayan manzaralara bakar gibi - neden hep görsel alana referans vermek zorunda kalıyorum işitsel bir deneyimi tasvir etmek için? neyse ki bir süre sonra kulaklarım sonuna kadar açılıp avlanmaya başladılar. yüzlerce kez dinlediğim, ezberden mırıldanabildiğim ezgiler, belki sadece duyma melekemden değil, daha çok hayal gücümden, hafızamdan sökün edip vücuda geldiler. pek hoştu!
soul'da birleşelim
Şef:
sputnick
on 8 Ekim 2009
/
Comments: (1)
Soul'un 2000'li yıllardaki halinden memnun olmak, istikbalinden ümitlenmek hayli zor. 1950'li yılların ortalarından 70'lerin başlarına kadar olan dönemde altın çağını yaşayan bu "yeni dünya" güzelliği, bilhassa da ana akım içerisinde 1990'lı ve 2000'li yıllarda bir yanda ucuz ve rezil R'n'B vokal gruplarının, beri yanda da Amy Winehouse misali Kelebek eki arka sayfası celebrity'lerinin altında ezildi de ezildi. Büyük Britanya, Fransa ve Kuzey Avrupa memleketlerindeki canımız ciğerimiz underground örneklere Birleşik Devletler'den de yanıt gecikmedi neyse ki. En azından biz öyle gördük.
Mayer Hawthorne (Andrew Mayer Cohen) , Michigan'ın bağrından kopup melekler şehrine yerleşmiş eski bir hip hop DJ/prodüktörü. Keza uzun müddet pikapların arkasında seslerle haşır neşir olmasının kazandırdığı "kulak", 2009 senesindeki debut albumü A Strange Arrangement'daki neredeyse her parçada ona yol-su-elektrik olarak geri dönmüş. Prodüktörlüğünü de bizzat kendisinin üstlendiği kayıtta Mayer, bize salt soul'un olması gereken soundlarını 30 sene evvelki örneklerinin üzerine kopya kağıdı koymadan çizmekle kalmıyor, ipeksi vokal stilini de bizimle paylaşmaktan hiç çekinmiyor. Sevgili Hawthorne son yıllarda duyduğumuz en estetik romantizmlerden birinin, en yumuşak aşk soul'unun kucağına atıveriyor bizi. Biz de ağır çekimde o yumuşacık yatağa mutlulukla düşüveriyoruz. En iyi soul, aşkla dolu mutlu soul.
bi havalardayız
Şef:
sputnick
on 5 Ekim 2009
/
Comments: (12)
French Touch'ın belki de en göze batan üyesi Air, 8. uzunçaları ile karşımızda. Air için söylenebilecek çoğu şeyi daha evvel diskografilerinde hala favorimiz olan debut album "Premiers Symptômes" mamasında söylemiştik. İnsanın modern klasikler hakkındaki fikri bu kadar çabuk değişmiyor tabi. Fikrimiz baki.
Gelelim yeni albüm Love 2 'ya...Bir sanat yapıtının klasik muamelesi görmesi, belki de, tüm karakteristik özelliklerini ilelebet koruyarak yine de her seferinde yeni bir şeyler söyleyebilmesinde saklıdır. Air bizce artık estetik vuruculuğu sürekli olmasa da belirli bir seviyede olan, klasikleşmiş bir topluluk. Love 2'daki istisnasız tüm parçalarda da bu kokuyu almak çok zor değil. Her parça, her dakika, teknik olarak seçilmiş her sound, her dokunuş tam da bir Air albümünden beklenen, kemikleşmiş dinleyicisini pek şaşırtmayacak biçiminden seçilmiş. Özensiz değil ama tahmin edilebilir, ve salt bu özelliği ile de kabul edilebilir bir kayıt çıkmış ortaya. 2006 yılındaki ikinci solo plağı 5:55'ın kaydı sırasında prodüktör koltuğunda oturan Air ikilisine de selamlarını bu albümdeki bazı parçalara varlığını,sesini ve telaffuzunu vererek çakan Charlotte Gainsbourg abla da cabası...
beybi
Şef:
sputnick
on 3 Ekim 2009
/
Comments: (4)
tuhaf adamlar kadrosuna biraz fazla "göstere göstere" dahil olmuş devendra banhart'ı, sputnik'e sevdiremedik hiç. (devendra da kimmiş, biz daha tomwaitsnickcaveleonardcohen'i bile sevdiremedik adama!) ama bu ep'yi, hele ki ilk parçayı sevecek diye düşündük.

devendra banhart, kulağımıza, cocorosie sayesinde takıldıydı; tıpkı johnsongillerin antony'si gibi. bu deli kızkardeşlere ilişkin ne düşünürsünüz bilmem ama, şahane yancıları var:) devendra, biraz beck bozması gibi duyulsa da ilk etapta (beck de bozdu kendini gerçi, o ayrı), yavaş yavaş "hmm, orijinal çocuk aslında" hissiyatını veriyor. ahir zaman dervişi (ama three-stripes içinde) görünümü, natalie portman'la gönül oyunları, tuhaf klipler ve kartonetler... daha ne ister insan bir spectacle'dan?
hakkında fazla da bilgim olmayan konularda atıp tutmayı keseyim ve bir ortayaş lafzıyla noktalayayım: müzik aleminde "millet deliye, biz akıllıya hasret!"
devendra banhart, kulağımıza, cocorosie sayesinde takıldıydı; tıpkı johnsongillerin antony'si gibi. bu deli kızkardeşlere ilişkin ne düşünürsünüz bilmem ama, şahane yancıları var:) devendra, biraz beck bozması gibi duyulsa da ilk etapta (beck de bozdu kendini gerçi, o ayrı), yavaş yavaş "hmm, orijinal çocuk aslında" hissiyatını veriyor. ahir zaman dervişi (ama three-stripes içinde) görünümü, natalie portman'la gönül oyunları, tuhaf klipler ve kartonetler... daha ne ister insan bir spectacle'dan?
hakkında fazla da bilgim olmayan konularda atıp tutmayı keseyim ve bir ortayaş lafzıyla noktalayayım: müzik aleminde "millet deliye, biz akıllıya hasret!"
aman amanda
Şef:
sputnick
on 2 Ekim 2009
/
Comments: (2)
Kıyıcılıkta olmasa da kımıldatmada sınır tanımayan kadınlar listemize Roisin Murphy, Miss Kittin, Santogold, Kelis, Peaches ve Lilly Allen gibi isimlerden sonra Philedelphia'dan fırlama Amanda Mallory (a.k.a. Amanda Blank) de fırtına gibi bir giriş yaptı. 2006 senesinde basılan EP'si Blow ile yeraltında hakkında konuşulmaya başlayan Amanda 2009 tarihli uzunçaları I Love You ile hoperlörlerimizde. Fazla söze ne hacet, haftasonu şehrin hip mekanlarında arzı endam etmeden evvel dağınık odasında çeşit çeşit parfüm, çeşit çeşit elbise arasından en çarpıcılarını seçip, sözkonusu mekandan evvel mutlaka stüdyoya giden bir abla ile daha karşı karşıyayız işte. Bu tip albümlerde hep işin müzikal kısmı ile D.I.Y. düsturlu adsız prodüktör ve DJ'ler , marketing kısmı ile de öndeki bu kızlar ilgileniyor gibi gelse de...Pekala, sorun yok. Selamlar olsun kuzeydoğu Amerika undergrounduna diyip, geçelim.
Girizgahta zikrettiğimiz isimlerden herhangi biriyle en az bir gece geçirmiş iseniz, Amanda'da sizi o kıyafetle stüdyoda bekliyor.Electro, electro-clash, hip hop ve rock ve pop'un kesiştiği köşede. We love you all.
ian brown aksanı
Şef:
sputnick
on 29 Eylül 2009
/
Comments: (5)
BritPop aşkımızın Madchester Sound yaratıcılarından Stone Roses ile de süslendiği milattan önceki tarihlerden bu yana, Ian Brown ile aramız her daim iyi oldu. O aradı sordu, biz bazen başka mahallelere gidip, eski komşuları unutuverdik. Küsmedi, arada saçmaladığı oldu ama hiçbir zaman bizi yarı yolda bırakmadı. Charles Darwin'in Simon Green (a.k.a Bonobo) ve Gorillaz ile beraber en sağlam sağlamalarından olan eski dost Ian, 2009 yılında da boş durmadı ve yeni albümü My Way 'i piyasayı çıkarttı. Adamımızın Stone Roses dağıldıktan sonra atıldığı solo yolculuğunda bu albüm, Solarized albümü kadar yüreğimizden yakalamasa da, eski mahalledeki dostumuzu bizlere tekrar hatırlatması babında mühim. Yine de albümün sürprizi 1969 tarihli Zager And Evans güzellemesi "In The Year 2525" ın Ian yorumu. Telafuz ve diksiyon ne çok şeyi değiştiriyor hayatta...Eski Stone Roses günlerini ve bilhassa da Solarized albümünü hala aratsan da Ian, ölümüne İngiliz aksanı ile tekrarlıyoruz : We love you! Biz love'u "lov" diye , kızlar sunrise'ı "sonraayz" diye telaffuz edişine hasta.
ağza bir parmak bal
Şef:
sputnick
on 28 Eylül 2009
/
Comments: (5)
i) Evvela:
Play tuşuna basın.
ii) Ardından:
Videonun ses kalitesinin berbatlığını göz ardı ederek bir daha "Play" tuşuna basın.
iii) Sonraki adım:
Bir süre sessizlik.
iv) Sonuç:
Birkaç giri evvel cover hadisesi için bellediğimiz düsturumuzun "remix" meselesi için de aynen geçerli olması gerektiğine dair birkaç laf etmiştik. Tutkularımızdan biri Tosca'nın G Stone etiketi ile yayınlanmış "Different Tastes Of Honey" plağı (birinci kısım, ikinci kısım) , kartonetinde de dediği gibi, salt Honey adlı parçanın farklı isimler tarafından kotarılmış remixlerinden ibaret bir plak değil; hakikaten bir "tema"nın (theme) baştan aşağı yeniden çalışılmasıyla oluşturulmuş bir parçalar bütünü. Bütünden ayrıntılara doğru indiğinizde "Markus Kienzl Dub" ve "Supatone 1 Dub" yavaşça diğerlerinin arasından kayıveriyor.
Notlar :
Yukarı çıkıp bir kez daha play tuşuna basın.
*"Ne, yorumlar kısmında bir sürpriz mi bekliyor bizi?"
Play tuşuna basın.
ii) Ardından:
Videonun ses kalitesinin berbatlığını göz ardı ederek bir daha "Play" tuşuna basın.
iii) Sonraki adım:
Bir süre sessizlik.
iv) Sonuç:
Birkaç giri evvel cover hadisesi için bellediğimiz düsturumuzun "remix" meselesi için de aynen geçerli olması gerektiğine dair birkaç laf etmiştik. Tutkularımızdan biri Tosca'nın G Stone etiketi ile yayınlanmış "Different Tastes Of Honey" plağı (birinci kısım, ikinci kısım) , kartonetinde de dediği gibi, salt Honey adlı parçanın farklı isimler tarafından kotarılmış remixlerinden ibaret bir plak değil; hakikaten bir "tema"nın (theme) baştan aşağı yeniden çalışılmasıyla oluşturulmuş bir parçalar bütünü. Bütünden ayrıntılara doğru indiğinizde "Markus Kienzl Dub" ve "Supatone 1 Dub" yavaşça diğerlerinin arasından kayıveriyor.
Notlar :
Yukarı çıkıp bir kez daha play tuşuna basın.
*"Ne, yorumlar kısmında bir sürpriz mi bekliyor bizi?"
alfaları rasta yapalım
Şef:
sputnick
on 26 Eylül 2009
/
Comments: (2)
Mevzunun kalbi olan Kingston Town/Jamaika doğumlu Horace Andy, esasında 1972 senesinde basılan Skylarking plağından beri işin içinde olmasına rağmen ana akım ilgiyi ve takdiri 90'larda Massive Attack ile kaydettiği bir dizi albümle yakaladı. Trip Hop içine tavuğa köri gibi gelen Horace'ın reggae sosu o kadar ilgi gördü ki, yeni yetme vefakat ziyadesiyle gelecek vaadeden oluşum Alpha'da ustayla bir uzunçalar kaydetmekte sakınca görmedi. Horace Andy'nin 2010 senesinde raflarda olması öngörülen yeni Massive Attack kaydında da mühim rol üstleneceği söylenedursun, abinin biraz daha "özgür" takılabildiği, istediğini biraz daha ticari başarı kaygısı gözetmeksizin yapabildiği bir kayıtla karşı karşıyayız sevgili mamacillolar.
Hani son günlerde web'de dönen Myspace ve LastFM sitelerine erişimin, internet erişiminin neredeyse tüm ülkede beceriksiz bir tekelin elinde olduğu bir üçüncü dünya ülkesinden beklenebilecek şekilde yasaklanmasına istinaden dönen tartışmaları bahane edip, yaklaşık 10-15 senedir tartışılagelen "dijital ortamda müziğin paylaşımı ve telif hakları" konusuna istemeden de olsa bulaşıyor ve hazır laf Jamaika'dan açılmışken, Jamaikalı bir plak yapımcısı olan Dermott Hussey'in seneler seneler evvelki duruşuna saygı duruşu ile karşılık veriyoruz : "Bir şarkının telif hakkına sahip olabilirsiniz ama bir ritminkine sahip olamazsınız..."
Hepimizin aklına "vücuduma sahip olabilirsin ama ruhuma asla" klişesi geldi değil mi? Kesinlike doğru yerdesiniz.
harbici fikirler'den harbici 'cover'lar
Şef:
sputnick
/
Comments: (1)
işte, cover hususundaki naçiz fikrimizi doğrulayan bir albüm. TruThoughts ailesinin birbirinden şahane üyeleri geliyor, ailenin büyüklerinden quantic portishead'den, hüzünlü kızkardeş kylie auldist jeff buckley'den, ablası lizzy parks frank sinatra'dan, dahası alice russell white stripes'dan apartıyor; yeniden yapıyor: önce roll'llama, sonra funk'lama. her biri birbirinden neşeli yorumlarda oturduğumuz odanın dışına, hafif hafif salınmadan eni konu kudurmaya vecdeyleyeceğimiz dans pistine doğru püskürtülüyoruz.
eh, kapak da harika!
"ne aile be! breh breh!" demekten, bir gün onların evine evlatlık yahut yanaşma olma hayali kurmaktan başka bir şey kalmıyor, yapacak..
metropol mü dediniz?
Şef:
sputnick
on 25 Eylül 2009
/
Comments: (0)
"fish, chips, cups o' tea, bad food, worse weather, marry fuckin' poppins" tasvirinin gazıyla tracklist'imize, alfabetik sırayla şunları doldurmuştuk:
beth gibbons and rustin man, blur, bonobo, the cinematic orchestra, the clash, coldplay, fink, portishead, pulp, radiohead, richard ashcroft, sex pistols, thom yorke, travis, the verve.
yukarıdaki "in a nutshell" tanım "proved wrong, actually". neden derseniz, fish'n'chips hayli ağır olduğundan arkadaşlarca önerilmedi, yemedik. çay asla içilmedi ('ale' varken çay ne ki!). yemekler lezizdi; tuhaf ama, hava da pek hoştu. şemsiyesiz bir london.. hakikatten, tuhaf.
sabahları, metropole, pek tabii ki 'anarchy in UK' ile duhul edildi. underground'un son seferi yakalandıktan sonra beth gibbons and rustin man'dan mysteries'le günün yorgunluğu damıtıldı.
beth gibbons and rustin man, blur, bonobo, the cinematic orchestra, the clash, coldplay, fink, portishead, pulp, radiohead, richard ashcroft, sex pistols, thom yorke, travis, the verve.
yukarıdaki "in a nutshell" tanım "proved wrong, actually". neden derseniz, fish'n'chips hayli ağır olduğundan arkadaşlarca önerilmedi, yemedik. çay asla içilmedi ('ale' varken çay ne ki!). yemekler lezizdi; tuhaf ama, hava da pek hoştu. şemsiyesiz bir london.. hakikatten, tuhaf.
sabahları, metropole, pek tabii ki 'anarchy in UK' ile duhul edildi. underground'un son seferi yakalandıktan sonra beth gibbons and rustin man'dan mysteries'le günün yorgunluğu damıtıldı.
mexico'da modernizm
Şef:
sputnick
/
Comments: (1)
Minimal electronica'nın, ambient'ın duayenlerinden Murcof (asıl ismi ile Fernando Corona) 2008 yılında bizi daha evvel yaptığı soğuk gri tepside duran steril şırınga gibi işlerden bir nebze uzaklara götürüp, arkasına (aslında önüne) modern jazz'da tek geçeceğimiz isimlerden olan İsviçre doğumlu Fransız Erik Truffaz'yı da alarak bambaşka bir hikaye anlatmaya girişti. Blue Note etiketiyle çıkan albümü, salt mutfaktakilerin ayrı ayrı sanatsal portföylerine bile bakarak ciddiye almak lazım gelir malumu aliniz. Hani modernist minimalist bir altyapının üzerine Nu Jazz üstadının üflediği nefesliler ve Murcof'un yarattığı o "şehirli, urban" derinlik hissiyatı, bizi anında ölçek kavramıyla insana kafayı sessiz sedasız yedirten dünya metropollerinden birinde bir gece yarısı ışıklı boş yollara atıveriyor. Michael Mann kafası metropol soundtrack'leri kafası, bilhassa akşam saatleri güzel bi kafa bazen. Modernizm. Minimalizm. Metropol. Atmosfer. Derinlik. Mimari. Şehircilik. Kavramsal Sanat. Modern Jazz. Moda. Aydınla(n)tma. Tasarım. Ekonomi.
Murcof ve Erik Truffaz aslında hepsinden bi parça...
hurt
Şef:
sputnick
/
Comments: (0)
Hep teşekkür edeceğim sana. İnsana, okul çıkışında kararmış havadan korktuğu için elini tutan kuğu gibi beyaz kızın da bir gün bir asfaltta cansız kalabileceğini unutturmayacağın için. Hep suskun kalacağız Gözde, her gün geçtiğimiz o yoldan geçerken. Hep gözümüz dolacak da, o 8 yaşındaki kuğu gelicek aklımıza. Hep kuğuydun. Hep öyle kal. Huzur içinde yat. Hoşçakal.