senelerdir ada'da 'adventures in modern music' altbaşlığıyla çıkan serin magazin the wire'ın şubat sayısında, meram sahifesini dizen chris bohn, müziği dinlemek ve o deneyim üzerine konuşmak arasındaki gerilime şöyle işaret etmiş:
"to be sure, when the conditions are right, all other considerations fall away and the only thing that matter is the emerging dialogue between sound and process, moment-forms and the trajectories they shape over the duration that binds audience and improvisor in a mutually rewarding contract of focused playing and composerly deep listening.
...
the contract between listener and player is broken the moment anyone attempts to communicate the night's intimate acts to a third party. they might be inadequate to the task, but words are the best most of us have got for articulating experience of this most ineffable of music through description, metaphor, anectode, physics -cod- or otherwise, progress report, comparison and, inevitably some biographical information."
"demek, elimizde sözcüklerden başkaca bir şey yok.. onları nasıl kullanacağız öyleyse?" sorusuna yanıt da bir kaç sayfa ileride tony herrington'dan geliyor. 'critical mass: words of advice to the lonely music critic' başlıklı tavsiye listesinden bir-iki alıntı yapalım:
"in music criticism, style (how you say something) is as crucial as content (what you say). unlike the contributor to academic journals, who can count on the institutionalised compliance of a captive audience, the music critic must grab the attention of the lasissez-faire reader and hold it rapt for the duration of their disquisition. for this reason, the music critic must make every sentence count, and dress it up accordingly.
...
the music critic must keep the musician at arms length at all times while coaxing them into an intimate discourse regarding their philosophy and praxis.
...
the music critic should be aware of a work's world-historical significance, its cultural capital, and if that work has no such status, be prepared to construct a new world in which it will have."
nasıl?
Капитал
Şef:
sputnick
on 1 Şubat 2011
/
Comments: (0)
Ляпис Трубецкой (Lyapis Trubetskoy) geliyor, Капитал (Kapital) diyor...Fazla söze ne hacet, dahasını etsek de kiril alfabesiyle olacak zira.
ateşten gömlek
Şef:
sputnick
on 28 Ocak 2011
/
Comments: (0)
şimdi, bunu alibaba yazsa elbet yerine oturacak herşey ya, turistize ekipler amiri olarak bir ‘kick start’ yapalım; belki pasımızı alır, rövesatayı çakar, alibaba, londra tabutunda.
geçen cumartesi, ada’daki bilmemkaçıncı club çıkartmamızı eda ettik. herşey beklendiği gibiydi: etnik ve cinsel çeşitlilik açısından hayli zengin bir küçük nüfus, küçük jestlerle el değiştiren onlarca kimya, pet şişelere arzuyla uzanan parmaklar, her daim görev başında bakışlar, müziği -hakettiği gibi- mimari bir entite olarak algılayan ve içinde rahatça dolaşan zihinler ve dahi vücutlar.. hasılı; et, kemik, tırnak, ter, sidik, salya... daha ne olsun!
sabaha doğru yeryüzüne çıktık, alibaba’nın evinde kurduğu ses mağarasına vardık, algı kapılarını açtık ve kendimizi, kendi seçtiğimiz müziğe teslim ettik. ada’da hayli geç ağaran –ve pazar sabahları özellikle ağırdan alan- gün bizi bulduğunda başka bir alemin yaratıklarıydık: dinlediklerimizi müşfik bir edayla katmanlarına ayırıp her bir katman üzerine mutlulukla iki çift laf ediyorduk.

o gün dile gelenlerin hülasası şu idi: elektronik musıki icra eden mahlukatın işi bir yandan hayli kolay, bir yandan da zordur. zira pek çok 'genre' için oturmuş formülleri elinin altındaki milyonlarca gereçle, örnekle, ritmle yeniden üretebilirken bir taraftan da –birlikte çalan müzisyenlerin çalma anının dolayımsızlığı içinde yakalayabildikleri- groove denen herzeyi bir yerlerden bulup çıkarmak, onu o katman katman, o tane tane, o atom atom ses parçacıklarının birbirine iliştiği yerlere, ilişmediği yerlere, es’lere, aksamalara yedirmek zorundadır. elbette örnekleme mantığının mekanik gereçlerden sonra dijital olanlarda da sonsuz olanakla hayata geçmesi, makinenin başındaki bu yalnız kişiyi yalnızlığını hissetmeyeceği denli kalabalık bir ortama salar: alıntı mübahtır, alıntılara yapılacak müdahalere ilişkin had hudud yoktur. ama, işte, temel paradoks da burada karşısına dikilir: sınırın olmadığı yerde bir şey yapmanın zorluğu, ahlaki bir zorunluğun olmadığı yerde özgürlük etiği oluşturmanınkiyle yarışır.
alibaba'nın kendine bulduğu yol, önündeki gereçlerin her birini en "basic" halde kavramayı denemek, ondan sonra, bu kavrayışta yetkinleşmenin ardından ancak, alıp yürümek. benim önerim ise yalnız başına yapmamak müziği, hep başkalarıyla birlikte yapmak.. bir de, daha önceki bir yazıda da bahsettiğim gibi vücudun işin içinde olduğu, "material" olandan yüz çevirmemek. çok muhafazakar gelebilir. gelsin.
p.s. bu arada, o geceye eşlik eden playlist'ten bir kupleyi anmadan geçmemeli -her ne kadar ada'daki güvenlik koşulları yüklememize müsaade etmiyorsa da, bir yerlerden bulunabilir herhal:
masomenos - 'coco classico'
zev feat. beckford - 'forget the world'
pantha du prince - 'lay in a shimmer' ve 'the splendour'
burial - 'wounder' ve 'archangel' (plaktan)
bjork - 'joga' (eskmo retake)
actress - 'und u boat'
geçen cumartesi, ada’daki bilmemkaçıncı club çıkartmamızı eda ettik. herşey beklendiği gibiydi: etnik ve cinsel çeşitlilik açısından hayli zengin bir küçük nüfus, küçük jestlerle el değiştiren onlarca kimya, pet şişelere arzuyla uzanan parmaklar, her daim görev başında bakışlar, müziği -hakettiği gibi- mimari bir entite olarak algılayan ve içinde rahatça dolaşan zihinler ve dahi vücutlar.. hasılı; et, kemik, tırnak, ter, sidik, salya... daha ne olsun!
sabaha doğru yeryüzüne çıktık, alibaba’nın evinde kurduğu ses mağarasına vardık, algı kapılarını açtık ve kendimizi, kendi seçtiğimiz müziğe teslim ettik. ada’da hayli geç ağaran –ve pazar sabahları özellikle ağırdan alan- gün bizi bulduğunda başka bir alemin yaratıklarıydık: dinlediklerimizi müşfik bir edayla katmanlarına ayırıp her bir katman üzerine mutlulukla iki çift laf ediyorduk.
o gün dile gelenlerin hülasası şu idi: elektronik musıki icra eden mahlukatın işi bir yandan hayli kolay, bir yandan da zordur. zira pek çok 'genre' için oturmuş formülleri elinin altındaki milyonlarca gereçle, örnekle, ritmle yeniden üretebilirken bir taraftan da –birlikte çalan müzisyenlerin çalma anının dolayımsızlığı içinde yakalayabildikleri- groove denen herzeyi bir yerlerden bulup çıkarmak, onu o katman katman, o tane tane, o atom atom ses parçacıklarının birbirine iliştiği yerlere, ilişmediği yerlere, es’lere, aksamalara yedirmek zorundadır. elbette örnekleme mantığının mekanik gereçlerden sonra dijital olanlarda da sonsuz olanakla hayata geçmesi, makinenin başındaki bu yalnız kişiyi yalnızlığını hissetmeyeceği denli kalabalık bir ortama salar: alıntı mübahtır, alıntılara yapılacak müdahalere ilişkin had hudud yoktur. ama, işte, temel paradoks da burada karşısına dikilir: sınırın olmadığı yerde bir şey yapmanın zorluğu, ahlaki bir zorunluğun olmadığı yerde özgürlük etiği oluşturmanınkiyle yarışır.
alibaba'nın kendine bulduğu yol, önündeki gereçlerin her birini en "basic" halde kavramayı denemek, ondan sonra, bu kavrayışta yetkinleşmenin ardından ancak, alıp yürümek. benim önerim ise yalnız başına yapmamak müziği, hep başkalarıyla birlikte yapmak.. bir de, daha önceki bir yazıda da bahsettiğim gibi vücudun işin içinde olduğu, "material" olandan yüz çevirmemek. çok muhafazakar gelebilir. gelsin.
p.s. bu arada, o geceye eşlik eden playlist'ten bir kupleyi anmadan geçmemeli -her ne kadar ada'daki güvenlik koşulları yüklememize müsaade etmiyorsa da, bir yerlerden bulunabilir herhal:
masomenos - 'coco classico'
zev feat. beckford - 'forget the world'
pantha du prince - 'lay in a shimmer' ve 'the splendour'
burial - 'wounder' ve 'archangel' (plaktan)
bjork - 'joga' (eskmo retake)
actress - 'und u boat'
altı üstü kültür, işte..
Şef:
sputnick
/
Comments: (0)
david rodigan, bugün hayli kolay olan bir işi londra’nın arka mahallelerinde 60’lardan bu yana icra ediyor: reggae’ye yatırıp terbiye ettiği ruhu, maaşallah hala sapasağlam. bizim hasan ali toptaş’ın london music scene’deki muadili gibi herif biraz: vergi dairesindeki gebertici memuriyetinden yeni emekli olmuş, kendini eski merakları üzerinden yaşatmaya çalışan bir adama benziyor, ama pikabın başına geçip mikrofonu eline aldığında bir alt-kültür ikonuyla, didaktik bir dub mc’siyle, eski toprak bir “sonradan olma jamaicalı’yla” karşılaştığınızı hemmen anlıyorsunuz. 30 yıldır radyoda dj'lik yaparmış meğer!

reggae aleminde baştan beri hayli yaygın bir pratik olduğunu öğrendiğimiz "parçalara ara gaz babında müdahale etme, icabında ayar verme, seyirciyi parçanın doruklarına ilişkin bilgilendirme, daha da ileri gidip künye aktarma" gibi tripleri öyle doğal, öyle yetkin bir biçimde yerine getiriyor ki mr.rodigan, bunca yılın boşa geçmediğini hissetmemek namümkün. (4 olumsuz art arda)
kırk küsur yıl önce carnaby street’te reggae ile iştigal etmek elbette bugün zaten bir jamaica mahallesi haline gelmiş olan brixton’da –düşünsenize, hootenanny diye bir mekan, önündeki bahçede ingilizce konuşmaya bile tenezzül etmeyen, şahane renkli berelerinin içine zorla tıkıştırdıkları rastalarını salladıkça çevreye envai çeşit çiçek kokusu yayan abiler ve ablalar- yıllanmış şarkıları çalmaktan çok daha heyecan verici ve bir o kadar da zor olmuş olsa gerek.
rodigan, turist ya da antropolog/etnograf kafasıyla girmemiş bu işlere, belli! tarzan’ı kurtların yetiştirmesi gibi rodigan’ı da bu şehre erken vakitte gelmiş reggae üstadları yetiştirmiş. neyle beslediklerini siz tahmin edin...
reggae aleminde baştan beri hayli yaygın bir pratik olduğunu öğrendiğimiz "parçalara ara gaz babında müdahale etme, icabında ayar verme, seyirciyi parçanın doruklarına ilişkin bilgilendirme, daha da ileri gidip künye aktarma" gibi tripleri öyle doğal, öyle yetkin bir biçimde yerine getiriyor ki mr.rodigan, bunca yılın boşa geçmediğini hissetmemek namümkün. (4 olumsuz art arda)
kırk küsur yıl önce carnaby street’te reggae ile iştigal etmek elbette bugün zaten bir jamaica mahallesi haline gelmiş olan brixton’da –düşünsenize, hootenanny diye bir mekan, önündeki bahçede ingilizce konuşmaya bile tenezzül etmeyen, şahane renkli berelerinin içine zorla tıkıştırdıkları rastalarını salladıkça çevreye envai çeşit çiçek kokusu yayan abiler ve ablalar- yıllanmış şarkıları çalmaktan çok daha heyecan verici ve bir o kadar da zor olmuş olsa gerek.
rodigan, turist ya da antropolog/etnograf kafasıyla girmemiş bu işlere, belli! tarzan’ı kurtların yetiştirmesi gibi rodigan’ı da bu şehre erken vakitte gelmiş reggae üstadları yetiştirmiş. neyle beslediklerini siz tahmin edin...
ustalara kaygı
Şef:
sputnick
/
Comments: (0)
her ne konuda olursa olsun, işinde ehil olan birinin elinden çıktığı 1000 KM'den belli olan işler, estetik olarak her zaman ayrı bir çekicilik arz etmekte. Korkarız Kid Loco ile ilgili bu fakir blog'da söylenmesi gereken neredeyse herşey söylendi bugüne kadar. Daha fazlasına ne hacet; her daim saygıda kusur etmemek boynumuzun borcu.

Hem elinizi vicdanınıza koyun lütfen, bunca yıl sonra tekrar bir trip hop seçkisi dinlemek isteseniz kimin mutfağını tercih ederdiniz? Cevap açık değil mi? Bazı ustalar bizi hiç yanıltmıyor; kaygımız bundandır...
Hem elinizi vicdanınıza koyun lütfen, bunca yıl sonra tekrar bir trip hop seçkisi dinlemek isteseniz kimin mutfağını tercih ederdiniz? Cevap açık değil mi? Bazı ustalar bizi hiç yanıltmıyor; kaygımız bundandır...
mutena musiki
Şef:
sputnick
on 8 Ocak 2011
/
Comments: (0)
New York'lu prodüktör Nicolas Jaar, her geçen gün estetiğini bir adım daha "sterilleştirerek" artık yükünü aldığını hissedenlere gayet makul yol haritaları çizmeye devam ediyor. Henüz ana akım modern elektronik müzik sahnesinde yapmadığı (ve umarız hiçbir zaman da yapmayacağı) sarsıntının yerine, bu tip sansasyonel sarsıntılardan sıtkı sıyrılan "geçkinlere" de hitap edebilecek bir tekno olduğunu müjdeliyor sanki. Ya da bize öyle geliyor. Bir nefes alışverişi süresince başlayıp bitermiş gibi yapan EP "Love You Gotta Lose Again" her bir sesiyle takdiri hak ediyor. Artık başka bir "dinleyişin", haydi iyice abartalım, "varoluşun" zamanının geldiğini bize sakince gülümsüyor. Fazla söze ne hacet, zaman eylem zamanıdır. Haydi.
kan çekiyor kan...
Şef:
sputnick
/
Comments: (1)
Katolik ilahiyatçı ve polisiye yazarı Ronald Knox’tan iyi bir polisiye için on kural:
*Suçlu hikâyenin ilk bölümünde adı geçen biri olmalıdır ama o, düşüncelerini okuyucunun takip etmesine izin verilen biri olmamalıdır.
*Tüm doğaüstü ve olağandışı unsurlar elbette hesap dışı tutulmalıdır.
*Birden fazla gizli odaya veya geçite yer verilmemelidir.
*Şimdiye değin keşfedilmemiş bir zehir veya sonunda uzun bir bilimsel izah gerektirecek bir cihaz hikâyede kullanılmamalıdır.
*Gizemli “yabancılar” hikâyede boy göstermemelidir.
*Ne herhangi bir tesadüf dedektife yardım etmelidir ne de dedektif izahı olmayan ama sonradan doğru çıkan bir önseziye sahip olmalıdır.
*Dedektifin kendisi cinayeti işlememelidir.
*Dedektif okurun irdelemesi için hemen verilmiş ipuçlarının dışındaki hiçbir ipucunu aydınlatmamalıdır.
*Dedektifin yeterince zeki olmayan arkadaşı aklından geçen düşünceleri gizlememelidir. Onun zekası ortalama okurun zekasının azıcık altında olmalıdır.
*Onlara yeterince hazırlıklı olmadığımız sürece ikizler hikâyede görünmemelidir.
Knox bu listeyi yaptıktan sonra şunu da eklemeyi ihmal etmez: “Bu maddelerin her birinin bir polisiye klasiğinin birinde ya da diğerinde ihlal edildiğini fark edersiniz.”
Howard Shore, salt iyi bir polisiye olmaktan çok öte manaları olan Şark Vaatleri'ne yaptığı müziklerle gönül telimizi titrekmekle kalmıyor; onu ateşli bir farenjite mahkum ediyor. Salya sümükle beraber gözyaşı da akıyor, ateşler çıkıyor da asıl önemlisi kan çekiyor kan...
sergüzeşt-i sagopa kajmer, yahut dergahın erdemiyle kırbaçlanan rapper...
Şef:
sputnick
on 6 Ocak 2011
/
Comments: (0)
türkçe rap'e ilişkin ne bilgim ne görgüm var. senelerdir orada burada duyup "vay be! bu da varmış memlekette!" dediklerim oldu elbet. fekat, cartel'i 'hariç'te palazlanan milliyetçilik gazeli olarak okumak, istanbul'un iki yakasındaki sokaklarda dolanan genç adam ve kadınları amerikanvari çete hikayelerinin çağdaş dengbejleriymiş gibi dinlemek gibi geniş bir kavrayışım yok, maalesef.
ne ki, geçen akşam sputnick'le balat'tan tünel'e akan bir taksiye atladığımızda duyduğumuz seda, ikimizi aynı anda şoförle kısa, kıpkısa bir hasbıhale sevketti: "sesi biraz açsak, ha, hocam?" zira, sagopa kajmer'in, balat'ın sırtlarında, kızıl mektep namlı muazzam rum okulunun az yukarısına konuşlanmış ismailağa dergahında diz çöktüğünden bu yana kotardığı en sıkı işlerden biri, ateşten gömlek, taksi teknolojisinin son harikalarıyla donatılmış kabinden kulaklarımıza ve ruhumuza duhul etmeye başlamıştı. ne demeli? istanbul kafası? evet, tam da öyle.

daha evvel ahmet özhan bahsinde de tıngırdatmıştık: mevzu derin; ekonomi-politik kafası verimli. son birkaç onyılın kültürel eğilimlerini sagopa üzerinden tartışacak, bu tartışmayı islamcılığın uzun yürüyüşü parantezinde okuyacak birileri çıkar elbet birgün. çıksın da. demirden mızraplarla kırılan sazlar, patlayan toprak çömlekler, giyilen ve bir türlü çıkarılamayan gömlekler kim bilir nasıl anlamlandırılır. benim lafzım hayli içrek. siyaseten yetersizliğinin farkında olarak müsaadenizle fenomenoloji kafasından sesleneceğim -müzikle ilgili konuşurken sık sık sığındığım liman: haliç köprüsü hiç böyle geçilmemişti o saate dek!
kimi zaman sago'ya kulak vermek farz değil belki ama, vermemek mekruh...
ne ki, geçen akşam sputnick'le balat'tan tünel'e akan bir taksiye atladığımızda duyduğumuz seda, ikimizi aynı anda şoförle kısa, kıpkısa bir hasbıhale sevketti: "sesi biraz açsak, ha, hocam?" zira, sagopa kajmer'in, balat'ın sırtlarında, kızıl mektep namlı muazzam rum okulunun az yukarısına konuşlanmış ismailağa dergahında diz çöktüğünden bu yana kotardığı en sıkı işlerden biri, ateşten gömlek, taksi teknolojisinin son harikalarıyla donatılmış kabinden kulaklarımıza ve ruhumuza duhul etmeye başlamıştı. ne demeli? istanbul kafası? evet, tam da öyle.
daha evvel ahmet özhan bahsinde de tıngırdatmıştık: mevzu derin; ekonomi-politik kafası verimli. son birkaç onyılın kültürel eğilimlerini sagopa üzerinden tartışacak, bu tartışmayı islamcılığın uzun yürüyüşü parantezinde okuyacak birileri çıkar elbet birgün. çıksın da. demirden mızraplarla kırılan sazlar, patlayan toprak çömlekler, giyilen ve bir türlü çıkarılamayan gömlekler kim bilir nasıl anlamlandırılır. benim lafzım hayli içrek. siyaseten yetersizliğinin farkında olarak müsaadenizle fenomenoloji kafasından sesleneceğim -müzikle ilgili konuşurken sık sık sığındığım liman: haliç köprüsü hiç böyle geçilmemişti o saate dek!
kimi zaman sago'ya kulak vermek farz değil belki ama, vermemek mekruh...
Fehlmann'dan Berlin Havaları
Şef:
sputnick
on 31 Aralık 2010
/
Comments: (0)
Thomas Fehlmann'ın burnundan Berlin havası solumak nasil olurdu acaba? Çok iyi olurdu kanımca; hani şehirden kaçıp kendimizi dağa bayıra attığımızda, o temiz havayı ciğerlerimize yavaşça çekip yavaşça soluk verirken yüzümüzdeki o hafif tebbessümü ve o anki varoluş keyfini, o rahatlama ve gevşeme hissini yaşatıyor bize Gute Luft (good air/atmosphere) albümü ile Fehlmann! Bu şehirde, o "sanatçı huzurunu" bulmuş olsa gerek ki yıllar önce İsvicre'den Almanya'ya göçmüs, 84 yılında Berlin'e taşınmış, bu geçmek üzere olduğumuz yılın Mart ayında da şehrin 1 gününu anlatan, 24 saatlik "24H Berlin" belgeselinin bahsettiğimiz soundtrack'ini yapmış bu zat-ı muhterem.
"Kimdir bu Fehlmann?" diyenler için kısa bir tanıtım yapmak istiyorum. Aslında çoğumuz farkında olmadan Fehlmann'ın mamasını çoktan yemişizdir. The Orb grubunun arkasındaki önemli isimlerden olan Fehlmann, hala The Orb'la projelerini sürdürmekte, kendi adı altında da Kompakt label'ından çalışmalarını yayınlamaya devam etmektedir. 90'lı yıllarda Berlin'in meşhur Tresor Club'ında resident olmuş, yine bu dönemlerde Juan Atkins gibi isimlerle çalışıp Detroit-Berlin bağlantısının gelişmesinde önemli katkıda bulunmuştur.
Son albüm, "Gute Luft"a dönecek olursam sayın mamacılar, böyle bir belgeselin soundtrack'ını en dogru adama yaptırmışlar, bravo hakkaten. Fehlmann'ın ambiyansı yüksek, dub temelli, yer yer downtempo, yer yer minimal techno arası mekik dokuyan o ayırt edilebilir sound'u zaten Berlin şehrinin o bohem, azla yetinebilen, sanatçi dostu havası ve ülkenin genelinden farklı yaşam tarzını iyi yansıtan bir sound. İşin içine Fehlmann'ın birikimi ve şehir yaşanmışlıkları (ki bu 53 senelik hafıza deposunda bunlardan bol bol olsa gerek) girdi mi ortaya mis gibi bir albüm çıkıyor, buna da mütevazice "Gute Luft" adı veriliyor... havan hep güzel olsun Thomas amca! (siz mamacıların da)...
Ha, bir de unutmadan, hepinize bol müzikli, bol mamalı yıllar dilerim!
sek sek seüüüü!
Şef:
sputnick
/
Comments: (1)
yaşasın düşler, yaşasın yeni yıl!

miss papix sizler için çalıyor, sek sek seüüüü!
http://wolkanca.com/seks-seks-seks/
miss papix sizler için çalıyor, sek sek seüüüü!
http://wolkanca.com/seks-seks-seks/
Ben Klock, saatin kaç? - Berghain'i 04 geçer!
Şef:
sputnick
on 19 Aralık 2010
/
Comments: (8)
Geçtiğimiz yazın başlarında Ostgut Ton label'ı, mix serisinin dördüncüsü olan Berghain 04'ü yayınlamıştı. Bu sefer makinaların başinda Berghain resident DJ'lerinden Ben Klock'un kendisi vardı. Serinin yayınlandığı sıralarda Kıbrıs'ta dünyadan habersiz vatani görevimi(!?) yerine getirmekte olduğumdan, kaş, göz, arpacık arası dikkatimden kaçan bu mix serisini geçtiğimiz haftalarda dinleme fırsatı yakaladım...
Londra'nın karlara gömüldüğü, ve şehrin hızlı hayatının felce uğradığı bu günlerde sıklıkla playlist'lerimde yerini alan seri, Berghain teknosunun (böyle bir alt genre oluşuyor mu ne?!) o soğuk, karanlık tınıları, çivi çiviyi söker hesabı içimizi ısıtmakta, Ben Klock'un adeta bir gourmet aşçı marifeti ile house ve dubstep etkileri ile yoğrulmuş setinde şu "acı/ekşi/tatlı" veya kavrulmuş dondurma gibi "sıcak/soğuk" yiyeceklerin ağzımızda bıraktığı o kompleks zevki kulaklarımızda yaşıyoruz bu sefer. Abartıyormuyum acaba? Dinleyin, kendiniz karar verin.
kanlı nigar
Şef:
sputnick
on 14 Aralık 2010
/
Comments: (5)
2000'li yılları kapatmaya meylettiğimiz şu günlerde (klişe girizgahın takvim-kurgusal ağırlığı) fiziksel bitkinliğimizin en etkili tedavisini minimal house, deep house semalarında arıyoruz. Ağır iş koşullarının masa başı işçilerini ne hallere soktuğu malum; ondan mümkün mertebe uzak durmak, nefes aralıkları aramak son derece kıymetli.
Deep house ve bilhassa minimal techno'nun, insanı durup düşünmeye iten o geniş aralıklı sessiz vuruşları mı gönül telimizi daha çok titretiyor yoksa başından beri modanın tüm kumaşlarının sesleri oluşları mı bilemiyoruz. Bilhassa tok, minimal, steril ve "hip" bir loop'a bağlı tüm teknoik (iyi tabir oldu) hissiyatlar, o loop'ların aralarındaki geniş yankılı boşluklar sayesinde adeta çıplak ayakla kısa süre evvel yağmur almış çime basmışsınız gibi bir durumla dolup taşmamızı sağlıyor. Önce hafif bir üşüme ama arkasından tarifsiz bir ferahlık, yenilenmişlik hissi...Tıpkı Miles'ın dediği gibi : iyi müzisyen çaldığı değil, çalmadığı notalarla kendini belli ediyor. O loop'ların ardındaki derin yankılarda Miles'ın sureti belirir gibi oluyor.
İsmi ayrı , atmosferi ayrı güzel Bloody Mary'nin Arabesque isimli EP'sinde de bizi bir anlık ferahlattığı kesin. Daha fazlasını arayacak takati, en azından şimdilik, olmayanlar için biçilmiş kaftan.
makara, kukara (!)
Şef:
sputnick
on 13 Aralık 2010
/
Comments: (0)
ahmet kaya'nın küçük kızı, yıllar önce çekilmiş görüntülerde, arabanın penceresinden sarkmış, muhtemelen annesi gülten kaya'nın "baban ne iş yapıyor senin?" sorusunu başlıktaki kelimelerle yanıtlıyor.

küba'ya gitmişler, bir mayıs'ı kutlamaya; oradan bir grupla anlaşmışlar, türkiye'de verilecek konserler için. grup gelince de ahmet kaya bunları pamukkale'ye götürmüş, rakı ısmarlamış. "devrimci arkadaşlar geldi, 'ne yapıyorsun? bunlara neden rakı içirdin? yozlaştıracak mısın adamları?' dediler. şaşırdım!" diyor. "yahu, adamlar devrimi yapmışlar, bitmiş; rakı içince nasıl yozlaşacaklar!" diye devam ediyor.
ümit kıvanç'ın belgeseli burada.
küba'ya gitmişler, bir mayıs'ı kutlamaya; oradan bir grupla anlaşmışlar, türkiye'de verilecek konserler için. grup gelince de ahmet kaya bunları pamukkale'ye götürmüş, rakı ısmarlamış. "devrimci arkadaşlar geldi, 'ne yapıyorsun? bunlara neden rakı içirdin? yozlaştıracak mısın adamları?' dediler. şaşırdım!" diyor. "yahu, adamlar devrimi yapmışlar, bitmiş; rakı içince nasıl yozlaşacaklar!" diye devam ediyor.
ümit kıvanç'ın belgeseli burada.