gel-git!



gel-git: böyle birşey değil mi hayat nihayetinde?





Rheya


- Sessizlik bulaşıcı mıdır? Yer altından dahi duyulur mu? Ne yapmaya çalışır, neden saklanır bu kadar? Neden buradasınız?
- ...

Mutlu Yıllar!


‘A merry Christmas, uncle! God save you!’ cried a cheerful voice. It was the voice of Scrooge’s nephew, who came upon him so quickly that this was the first intimation he had of his approach.

‘Bah!’ said Scrooge, ‘Humbug!’

He had so heated himself with rapid walking in the fog and frost, this nephew of Scrooge’s, that he was all in a glow; his face was ruddy and handsome; his eyes sparkled, and his breath smoked again. ‘Christmas a humbug, uncle!’ said Scrooge’s nephew. ‘You don’t mean that, I am sure?’

 ‘I do,’ said Scrooge. ‘Merry Christmas! What right have you to be merry? What reason have you to be merry? You’re poor enough.’

‘Come, then,’ returned the nephew gaily. ‘What right have you to be dismal? What reason have you to be morose? You’re rich enough.’ 


Noel (o geçti zaten) ya da (haşa! biz yeni yılı kutluyoruz) yılbaşı bahane, Dickens şahane. Bir de Diana "kral" hatun. 




So What?


-          -  Adaletsiz bir dünya.
-          -  
-          -  Kiminde yok, kimi bollukta.
-          -  
-          -  İnsanca geçsin ömrün. Eşitiz eninde sonunda.
-          -  
-          -  Alooo! Kime diyorum ben.
-          -  
-          -  Arkadaşım bunlar önemli şeyler; hak,insanlık, eşitlik...
-          -  
-          -  Umurunda değil, değil mi?
-          -  Amma caz yaptın be!
-          -  Halbuki giriş ne güzel olmuştu.
-          -  Eee, n’olmuş?
-          -  Bravo! Anlaşacağımızı biliyordum.
-          -  




Dub Selection #4


Keep on the Fire! Burn Down Babylon!!

{resourceTitle} by {username}

Serbest Çağrışım


Bir masadayım. Karşımda Behzat Ç var; ona içimi döküyor, efkar dağıtıyorum. Su gibi akan rakıyı gözyaşlarımla beyazlatıyor, sek içip içmediğini sormadan abinin eline tutuşturuveriyorum kadehleri. O hiç konuşmuyor, sadece dinliyor. Belki de ellinci kez “Abi, ben hep yanlış anlıyorum, herkesi ve her şeyi” dediğim zaman istihzalı bir gülümsemeyle “belli belli...” diyor, pikapta yavaş yavaş dönmekte olan Coltrane plağına bakarak.

Çok içerliyorum tavrına. ”Ha siktir oradan yavşak!” diye bağırıyorum. “Benimle taşak geçeceğine kendi haline bak” diyorum. Gülmeye devam ediyor. “Oğlum, süt ve elma suyu içmekten içki içmeyi unuttum, dayanıklılığım azaldı bu merete, sırıtışım bundan olmalı, takma kafana” diye güya gönül almaya çalışıyor. Ama Coltrane, sopranosunu en keskin bilediği yerden üflemesini (12:09-12:13) bitirir bitirmez “sen de masaya oturduğundan beri salya sümük takılıyorsun, ben bir şey diyor muyum?” diye çakıyor lafı. Gözleri yine dönen plakta.

Çılgına dönüyorum, yerimden doğruluyorum, göbeğimle önümdeki kadehleri devirerek yapışıyorum yakasına. “Bana bak, herkesin muhalifi” diyorum, “mavi boncuklarını al, sok bir tarafına; sonra dön bak aynaya, götünle dalga geç” der demez önce müzik gidiyor sonra da ışıklar. Etraf kapkaranlık oluyor.

Meğerse uyanmışım.

Hayatımda bir kere bile izlemediğim “Behzat Ç” rüyama girmişti. Kalkıyorum bir bardak su içmeye. Elimde su bardağı ile kütüphaneye doğru seyirtiyorum. Odanın ışığını açıyorum. Işıktan kamaşmış gözlerim daha kendine gelmeden aradığım plağı alıyorum elime. Üzerinde, başka bir plak için elimle yaptığım kartonetin mürekkep izlerinin bulunduğu “tracklist”e bakar bakmaz “hay ben böyle çağrışıma sokayım!” diye sövüyorum.





2012'nin Enfesleri

Sıralama; 
alfabetiktir,
tamamen kişiseldir, 
yapandan başka hiç kimseyi hiç bir şekilde bağlamaz,
öneri değildir.


Ve bunu hep yapmak istemişimdir.

15tebir alti

Çalışmak Yorar





yükselen sesin gittiği yer




TC: Bak, Pearl. Yeni ay. Hadi dilek tutalım!
PEARL: Ne dileyeceksin?
TC: Her zaman şu anki kadar özgür ve mutlu olmayı.
PEARL: Oh, tatlım, bu mucize istemekten farksız. Gerçek bir şey* dile.
TC: Ama ben mucizelere inanırım.
PEARL: O zaman tek söyleyebileceğim: sakın kumara başlama.

Truman Capote, Bukalemunlar İçin Müzik


* İkinci video birinci kurgunun devamı, durum baki, his aynı, ne olacağı belli. Capote'ye bir kez daha olağandışı bir selam olsun.


insan neyle yaşar?



Semyon tekrar sordu:
- Söyle bana Mihail, Tanrı seni neden cezalandırdı; Tanrı'nın üç kelamı nedir söyle, ben de bileyim.

Mihail şöyle cevap verdi:

- Tanrı onu dinlemediğim için beni cezalandırdı. Ben cennette bir melektim. Bir gün ona karşı geldim... Tanrı beni bir kadının ruhunu almaya yollamıştı. Yeryüzüne indim; bir de baktım ki yeni doğum yapmış, hasta bir kadın uzanmış yatıyor, ikiz doğurmuş, iki kız. Kızlar annelerinin yanında debelenip duruyordu, kadıncağız da onlara memesini uzatamıyordu. Beni görür görmez ruhunu almak için Tanrı'nın gönderdiğini anladı; ağlayıp yalvarmaya başladı: "Tanrı'nın meleği! Kocamı yeni gömdüler, ağaç altında kaldı. Ne öksüzlerimi büyütecek kardeşim, ne teyzem, ne de annem var. Alma canımı, izin ver çocuklarımı besleyip büyüteyim, kedi ayakları üstünde durduklarını göreyim! Çocuklar ana-babasız yaşayamaz."

Ben de kadının sözünü dinledim, çocuklardan birisin tutup göğsüne yanaştırdım, ötekini eline verdim. Sonra da göğe yükseldim. Tanrı'nın huzuruna çıkıp şöyle dedim: "Lohusanın ruhunu alamadım. Babayı bir ağaç ezmiş, anne ikiz doğurmuş; ruhunu teslim etmemek için yalvarıp yakarıyor, 'izin ver çocuklarımı besleyip büyüteyim, kendi ayakları üzerinde durduklarını göreyim! Çocuklar ana-babasız yaşayamaz,' diyor. Ben bu kadının ruhunu alamadım."

Tanrı da bana şöyle dedi: "Git kadının ruhunu al, sonra da şu üç kelamımı öğren: İnsanda ne var? İnsana ne verilmemiştir? İnsan neyle yaşar? Bunları öğrenince yine göğe, yanıma döneceksin."



Ben de yeryüzüne indim, lohusa kadının ruhunu aldım. Kadının çocukları göğsünden ayrıldılar. Cansız vücudu yatağa düştü, kızlrdan birinin ayağını ezdi. Köyün üzerinde yükseldim, kadının ruhunu Tanrı'ya ulaştıracaktım ama rüzgara yakalandım, kanatlarım tutulup koptu; ruh tek başına Tanrı'ya yükseldi, bense yeryüzüne, yolun kenarına düştüm.


Caz, İsyan ve Efkâr


“... Amerikan zenci müziği Amerikalı oluşundan yarar gördü. Salt egzotik, ilkel ve burjuvazi dışı değil modern olarak da karşılandı. Caz orkestraları, Henry Ford ile aynı ülkeden geliyordu. Avrupa kıtasında Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından caza ivme kazandıran entelektüeller ve sanatçılar, moderniteyi her zaman türün çekici nitelikleri arasına katmaktadırlar. Bu müziği muğlak biçimde (lokomotifler dışında), hiçbir benzeşim göstermediği makine uygarlığına bağlama konusundaki saçma moda da buradan kaynaklanmaktadır…”

Böyle yazıyor geçen günlerde dünyaya gözlerini kapayan Marksist tarihçi Eric Hobsbawn, cazın Avrupa’ya gelişini anlatırken.

“Tekrar ve tekrar, durmadan aynı mekanik işi yapmanın doğurduğu sonu gelmez acının kahır yüklü tekdüzeliği, Sisyphus’un işine benzer; sırtlanılan iş yükü, bitip tükenmiş haldeki işçinin durmadan gerisin geriye üzerine yuvarlanan kayayı andırır.”

Modernliğin ise insana nasıl geldiği bir üstteki alıntıda... Henry Ford’un (modern) üretim bant işçileri artık Sisyphus’un kendisi bile değil sadece birer uzvu. Kahır ise daha katmerli… Avrupa okumuşunun caza yakıştırdığı modernlik işte bu.


Modernliğe giden yolun kaldırım taşlarına bakalım bir de. Afrika’dan gemilere bindirilip yeni kıtaya getirilen ve bizzat makine olarak kullanılan siyahlara ki onlar Amerika’nın dünyaya en büyük ihracı olan popüler müziğin kaynağıdırlar:

“… Müzik ilk bakışta, gemideki gibi hafifmeşrep ve kaygısız gelebilir ama armonilerin ve parlak, mutlu ritimlerin altında sık sık o diğer sesleri, kölelerin ve torunlarının öfkeli, tehditkar seslerini, özgürlük ya da intikam arayanların “isyan müziğini” duyarsınız.”

Kölelikten ücretli köleliğe terfi etmek ilerleme tabii ama dahası mümkün. Esaret yolcularının torunlarından bazılarının halen süren ayrımcılığa dur demeye ve daha ileri gitmeye niyetleri var. Ama modern dünyanın koskoca Birleşik Devletleri’nin de kapı gibi burjuva kurumları var, tüm isyankar zencilerin çanına ot tıkayacak hapishaneleri var.


Gelelim zurnanın zırt dediği yere:

Kara Panter George Jackson’ın öldürülmesi, her türlü pisliğin döndüğü o hapishanelerden biri olan Attica’da, 43 kişinin ölümüyle sonuçlanan büyük bir isyanın ateşleyicisi olur. Sene 1971... İsyandan birkaç ay sonra da free cazın militan temsilcisi Archie Shepp, Attica Blues albümünü çıkartır. Free caz demek o zamanlar siyahlara rağmen en siyah caz demektir. Fakat bu albümde Shepp belki de saygı duruşunda bulunduğu siyah yoldaşlarının anısına, onların da sevebileceği geleneksel motiflere yakın, soul-R&B-funk esintili bir big band  tarzı tutturur. Saksafonu ile aralara kendi imzasını atmayı da ihmal etmez.


Yıllar geçtikçe unutulmasın diye konuşmayı da:

“George Jackson veya Attica’da yaşamlarını yitirmiş insanlar gibi insanlar adaletsizlik ve bahtsızlık karşısında büyük bir cesaretin simgesi olmuşlardır. Aralarından bazıları hayatlarını dünyayı değiştirmek umuduyla feda ettiler. Ancak maalesef çok az şey değişti, hatta durum her zamankinden daha da vahimleşti.(Şu anda artık) Hepimiz tutukluyuz."

Tüm tutuklulara selam olsun.




15tebir bes


"Mixed-tape is the generic name given to any compilation of songs recorded onto a Compact Cassette, Compact Disc, music file, or any other audio format."
 yeni karisik kasediniz size en yakin yerde.

  Corto Ramirez - 15tebir bes by corto

Elde kalan mükafatlar


“...gerçi evvelce, sağlığım yerindeyken, birkaç kere ister istemez yolum düştü camiye, ve kalbimi camideki diğer insanların kalpleriyle birleştirmeye çalıştım, fakat gözlerim duvarlardaki çinilerde, nakışlardaydı, onlara bakarak tatlı hayallere daldım ve elimde olmadan, böylece bir kaçış yolu buldum kendime. dua sırasında gözlerimi yumdum, ellerimi yüzüme kapadım, bir gece yarattım kendime, bu gecenin karanlığında, bir rüyada gibi sorumsuz, kendi duamı okudum. fakat sözcükleri huşu içinde söylenmedi bu duanın. çünkü ben tanrı'yla, yüce varlık'la değil, sevdiğim tanıdığım birisiyle konuşmaktan hoşlanıyordum! çünkü benim çok yükseğimdeydi tanrı.

sıcak, nemli yatağımda yatarken bütün bu sorunlar önemini kaybediyordu. tanrı gerçekten var mı, yoksa kutsal imtiyazlarının korunmasını gözeten bu yeryüzü güçlüleri tarafından, vatandaşlarını daha da rahat sömürebilmek için, kendi tasarılarına göre mi yaratılmıştır; yeryüzünün gökyüzüne bir yansıması mıdır; bu gibi şeyleri artık umursamıyor, ben yalnız sabaha çıkıp çıkmayacağımı bilmek istiyordum. ölümün karşısında mezhebin, imanın, itikadın ne kadar gevşek ve çocukça olduğunu hissediyordum. sağlığı yerinde ve mutlu olanlar için, eğlencelik şeylerdi bunlar. ölümün ve çektiklerimin korkunç gerçeği karşısında, kıyamet günü üzerine, ruhun ahretteki mükâfatları üzerine bana telkin ettikleri şeyler, tatsız bir aldatmaca oluyordu. bana öğrettikleri dualar, ölüm korkusu karşısında etkisizdiler.”