noel baba

“…, elbette biz küçük burjuvaların yalnızca tadını çıkardığımız lükslerimiz yok, bazı çilelerimiz de var: Hayatı ve insanları anlamak, her fırsatta ölüm üzerine düşünmek, küçük şeylerden ille de büyük ve asli şeylerin izlerini aramak, genelleme yapmak, zevklerimizi inceltmek ve suçluluk duymak gibi çileler. Aldığımız her nefes bize kendimizi suçlu hissettiriyor, lükslerimiz ve çilelerimizle bir kum havuzunda oynuyormuşuz gibi hissettiriyor. Bir yandan suçluluk duygusuyla havuzumuzda eşelenirken bir yandan da gerçek dünyanın dev bir yumruk olarak art arda üzerimize inmesini, kurduğumuz her şeyi tuzla buz etmesini bekliyor, hatta istiyoruz. Kafka okuduk, gerçeğe mazoşistçe bir düşkünlüğümüz var.
…, gerçeğin böyle bir yumruk gibi üzerine inmesini beklerken insanın hiç bir şeye inancı tam ve daim olmuyor”

1987

"Bütün teessürlerimiz, inkirsarlarımız,** hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne geleceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?"

**Düş kırıklıklarımız.



İyi ki Doğdun Engels!


"Rekabet, modern sivil toplumda egemen olan herkesin herkesle savaşının en tam ifadesidir. Bu savaş, yaşam savaşı, varolma savaşı, her şey için savaş, gereksinim durumunda ölüm-kalım savaşı, yalnızca toplumun farklı sınıfları arasında verilmekle kalmaz, bu sınıfların tek tek üyeleri arasında da verilir. Herkes bir başkasının önünde engeldir, ve herkes kendi önündeki engeli bir kenara itmenin ve onun yerine geçmenin yolunu aramaktadır. Nasıl burjuvazinin üyeleri kendi aralarında sürekli rekabet halindeyseler, işçiler de kendi aralarında sürekli rekabet halindedirler. Mekanik dokuma tezgahındaki dokumacı, el tezgahı dokumacısıyla, işsiz ya da düşük ücretli el tezgahı dokumacısı işi olanla ya da daha iyi ücret alanla rekabet halindedir; her biri ötekinin ayağını kaydırıp yerine geçmeye çalışır. Ne var ki, işçilerin kendi aralarındaki bu rekabet, işçi üzerindeki etkisiyle, bugünkü durumun en kötü yanıdır; burjuvazinin elinde proleteryaya karşı en keskin silahtır. İşçilerin bu rekabeti birlikler yoluyla ortadan kaldırma çabaları, burjuvazinin bu birliklere karşı duyduğu nefret, ve bu birliklerin başına çöken her yenilginin burjuvazinin utkusu olması bu nedenledir."



İsa'nın (Zamanla) Ölümü


Katedralleri olmayan bir dünyada yaşamak istemezdim. Askeri üniformanın kirli renkleri karşısında bana onların güzelliği ve ihtişamı lazım. 

İncil'in güçlü kelimelerini seviyorum. Onun şiirsel kuvvetine ihtiyacım var. Dilimin yozlaşması ve değersiz sloganlar karşısında, ona ihtiyacım var.

Ama içinde yaşamak istemediğim bir dünya daha var.

Bağımsız düşüncenin kötülendiği ve tecrübe edebileceğimiz en güzel şeylerin günah ilan edildiği bir dünya. Sevgimizin tiranlar, zalimler ve katiller tarafından talep edildiği bir dünya. Ve en garibi, insanlara vaiz kürsüsünden bu yaratıkları affetmeleri, hatta sevmeleri öğütleniyor.

Bu sebeptendir ki, İncil'i sadece kenara koymak yetmez. Onu tamamen hayatımızdan çıkarmalıyız. Çünkü o sadece tepeden bakan, kibirli bir Tanrıdan bahseder. O her yerdedir, Tanrı gece gündüz bizi gözler. Yaptıklarımızı ve düşüncelerimizi not alır. Ama sırları olmayan bir adam nedir ki?

Sadece ama sadece kendine ait düşünceleri, dilekleri olmayan... Yüce Tanrı, o dizginlenemez merakıyla ruhumuzu çaldığını düşünemiyor mu? Ölümsüz olması gereken ruhumuzu...

Ama bu kadar ciddiyet içinde ölümsüz olmayı kim ister ki? Bugün, bu ay, bu yıl ne olduğunun önemi olmadığını bilmek, ne sıkıcı bir şeydir.

Hiçbir şeyin önemi yok. Buradaki hiç kimse, sonsuza dek yaşamanın nasıl olduğunu bilmiyor. Ve ne mutlu bize ki, asla da bilmeyeceğiz. Size bir şeyi garanti edebilirim. Bu sonsuz ölümsüzlük cenneti, bir cehennem olurdu. Her anımıza güzellik ve dehşet veren sadece ve sadece ölümdür. Zaman yalnız ölüm sayesinde yaşayan bir şeydir. 

Tanrı bunu neden bilmiyor? Neden bizi, dayanılmaz bir şekilde kasvetli olabilecek sonsuzlukla tehdit eder?

Katedralleri olmayan bir dünyada yaşamak istemezdim. Pencerelerindeki ışıltıya, o güzel dinginliğine, buyurgan sessizliğine ihtiyacım var. Kelimelerin kutsallığına, şiirin ihtişamına ihtiyacım var. Ama bir o kadar da, özgürlüğe ve bu dünyada acımasız ne varsa ona isyan etmeye ihtiyacım var. Çünkü biri olmadan diğerinin hiçbir anlamı olamaz.

Ve kimse, beni seçim yapmaya zorlayamaz.


thaem nue katmanları


Açıkça bir maske bulunduğu sürece, onun arkasında hiçbir şey yoktur; kendisinden başka hiçbir şeyi gizlemeyen bir yüzeydir; yine de onun arkasında bir şey bulunduğu izlenimini verdiği sürece onu bir yüzey olarak düşünmekten bizi alıkoyar.

Arovane, hayatlarımızda salt bir izlenimden çok daha ağır bir deneyimi ifade ediyor, kuşkusuz. Kompozisyonlarındaki her bir katman, tıpkı bir maske gibi, ardında başka katmanların da olabileceği dehşeti ile baş başa bırakıyor bizi güz gecelerinde. Kış nihayet yaklaşıyor. Katmanlara bölünüp, şu ağır parçalanmaya kesitten tanık oluyoruz.




Suda Nefes


Musikide saykodelyanın ana akıma girmesine önayak olan Timothy Leary ve Linda Perhacs gibi dedelerin torunları artık tütsü başından kalkıp bilgisayar başına oturdular; malumunuz. 2000'li yılların ikinci on yıllık periyodunda ise bir önceki "IDM patlaması dönemi"nin başatlarının etrafında yüzmeye başlayan Bibio gibi bu torunlar, hafsalamızdaki derin izleri hala sıcak olan Amon Tobin gibi balinalardan kopardıklarıyla ikinci bir sindirim refleksine girişiyorlar...

Koca okyanusta, doğru reflekslere girişecek çöpçü balığını bulmak zor. Ne ki, bu zorluğun değiştirdiği-dönüştürdüğü ve hatta etki ettiği pek şey de yok; malumunuz.

Biz iyisi mi birkaç kulaç daha atalım zira su çok güzel. Gelsenize.

Termostat kontrol... Bir, iki!

Malum ortalık tekrar ısındı, havalar soğudukça da ısınacağa benziyor. Kapitalizm her türlü ısındırıyor ortamı yani.
Ortamdan yana bir sıkıntımız yok ama kendi ısımızı da yüksek tutmak, gündelik hayatın konveksiyonel etkisini kırmak adına bir takım besleyiciler öneriyoruz kendi adımıza. İşten çıktıktan sonra, hava kararmaya yüz tutuncaya kadar doz aşımı kaygısı olmadan, kulaktan alınız şunları mesela:

1 – Rage Against The Machine – Evil Empire


2 – Stuck Mojo – Pigwalk


3 – Biohazard – Urban Discipline


4 – Asian Dub Foundation – Rafi’s Revenge



5 – Radical Noise – Plan B




formule edilecek olan, varlığın anlamına ilişkin sorudur

"We have chosen powerless criminals, in a time of criminal power." 
M. Heidegger


Sitem

"Devrim televizyondan yayınlanmayacak",
"Hey dostum bu gaz müthiş" demedik mi?
Bir o kadar da "gel gel gel "... Yetmedi ki,
Hâlâ balkonda birileri.
Alkış, el sallayış değil kafi,
Bize aramızda seni gerek seni.

E hadi artık!
Ortalık biraz sakinledi.
Dedik bu sefer geldi.
Vadapiti!

Hey sen tembel şehirli!
Sağlığını düşün bari.
Günde bir saat yürüyüşün var asgari.
Ama eğer bu da ayartmazsa seni,
Şimdi geliyor teyitli bilgi...

Eylemciler arasında var ki biri,
Vallahi eski sevgili.


moskova, 1886

… You have often complained to me that people “don’t understand you”! Goethe and Newton did not complain of that…. Only Christ complained of it, but He was speaking of His doctrine and not of Himself... People understand you perfectly well. And if you do not understand yourself, it is not their fault.

Anton Chekhov


"My Country" is a "Prison" for "Eleven Years"

Bir zamanlar ülkenin birinde bir başbakan, ülkesinde çıkan olaylar nedeniyle elinden geleni ardına tomadıktan sonra taktik değiştirmeye, ali cengiz oyunları tertiplemeye başlar. "İnsanların anlayacağı dilden", güya tatlı bir dile geçiş yapan başbakan, kendisiyle görüşmeye gelen gençleri makamında kabul eder. Ama gençler o bildiklerinden değildir:


-          - Hoş geldiniz gençler. Traşınız ne model olsun?
-          - “New Model Army” lütfen.
-          - Çok iyi seçim! Ben de çok beğeniyorum kerataları. Oluşturmak için bayağı uğraştık ama değdi doğrusu.
-          -Ya! Mesela “Poison Street” çok iyi değil mi?
-          -Gerçekten öyle. Zehre buladılar sokakları aslanlar. Ama biz de hiçbir masraftan kaçmıyoruz onlar için. Stoklarımız gaz dolu.
-          - Hepsi birer “Deadeye” maşallah! Can almada, kör etmede üstlerine yok.
-          -Gözlerinizden öpüyorum hepinizi gençler.
-          -Allahtan “White Coats” giyen bazı helal süt emmiş insanlar var. Zehirlenenlerin, yaralananların birçoğu onların ilk müdahalesiyle kurtuldu, değil mi?
-         - Soracağım onlara. Bakanıma talimat verdim. İcaplarına bakacağım.
-          -Siz de görünseniz onlardan birine iyi olur.
-          -Benim arkamda millet var. Onlar bana yeter.
-          -Böyle yaparak “Western Dream” durumlarını tehlikeye atmıyor musunuz?
-          -Ben tanımıyorum onları artık. Dünya bize hayran. Onlar düşünsün.
-          -Peki “51st State”?
-          -O biz değiliz. “Küçük Amerika” da eskilerde kaldı. Ama ben yine de dinlesem dinlesem  sadece Obama’yı dinlerim.
-          -Sokağı dinleseniz daha iyi olur.
-          -Bu sesler de ne böyle?
-          -“Grandmother’s Footsteps”
-          -Ne! Onlar da mı?
-          -Evet. Hem de ellerinde tavalar tencereler. Sapanları olan bile var.
-          -“Vegabonds”!!
-          -?!#?!!
-          -Pardon. Çapulcular!!!
-          -Bir an aynı dili konuşuyoruz sanmıştık.
-          -Merak etmeyin konuşacağız.
-          -O zaman “Here Comes the War”.



IDM

IDM yani “Intelligent Dance Music” yani zeki/kabiliyetli/usta işi dans müziği ilk örneklerini 90'ların başında verdi. Hip hop, techno, ambient, drum'n'bass gibi kimilerince itibarsız türleri sentezleyip, onu müthiş bir duygusallıkla harmanladı. Adına tezat olarak, insanların dans etmesi için uygun bir tür değildi belki ama dinleyenin enerjisini, modunu, kafasını acayip yükseltti, yükseltmeye de devam ediyor.

Bu sıralar çoğunluğu 90'ların başlarında doğan gençlerin oluşturduğu, farklı görüşlerden bir çok insan, ortak bir nokta bulmayı başararak, zeka seviyesi yüksek bir hareket ortaya koydular. Dirençli, enerjisi bol, neşeli bir isyan… Dansa müsait. Bu da kafaları acayip yükselti ve yükseltmeye devam edecek gibi.


Yarınlara, hasat almaya belki daha var ama o zamana kadar dansa devam. 

1914


Misanthropic Pessimism

The pessimism we want to study now is that which we have called misanthropic pessimism. This pessimism doesn’t proceed from an exasperated and suffering sensibility, but from a lucid intelligence exercising its critical clear-sightedness on the evil side of our species. Misanthropic pessimism appears in its grand lines as a theory of universal fraud and universal imbecility; of universal nanality and universal turpitude. As the pitiless painting of a world peopled with cretins and swindlersof ninnies and fools.
The character of this pessimism appears as a universal coldness, a willed impassibility, an absence of sentimentalism that distinguishes it from romantic pessimism, ever inclined to despair or revolt. The mute despair of Vigny is more pathetic than a cry of pain. In Stirner we find frantic accents of revolt, while in Schopenhauer we find a tragic sentiment of the world’s pain and a despairing appeal to the void. As for the misanthropic pessimist, he makes no complaints. He doesn’t take the human condition as tragic, he doesn’t rise up against destiny. He observes his contemporaries with curiosity, pitilessly analyzes their sentiments and thoughts and is amused by their presumption, their vanity, their hypocrisy, or their unconscious villainy, by their intellectual and moral weakness. It is no longer human pain, it is no longer the sickness of living that forms the theme of this pessimism, but rather human villainy and stupidity. One of the preferred leitmotivs of this pessimism could be this well-known verse: “The most foolish animal is man.”
The foolishness that this pessimism particularly takes aim at is that presumptuous and pretentious foolishness that we can call dogmatic foolishness, that solemn and despotic foolishness that spreads itself across social dogmas and rites, across public opinion and mores, which makes itself divine and reveals in its views on eternity a hundred petty and ridiculous prejudices. While romantic pessimism proceeds from the ability to suffer and curse, misanthropic pessimism proceeds from the faculty to understand and to scorn. It is a pessimism of the intellectual, ironic, and disdainful observer. He prefers the tone of persiflage to the minor and tragic tone. A Swift symbolizing the vanity of human quarrels in the crusade of the Big-endians and the Little-endians, a Voltaire mocking the metaphysical foolishness of Pangloss and the silly naiveté of Candide; a Benjamin Constant consigning to the Red Notebook and the Journal Intime his epigrammatic remarks on humanity and society; a Stendhal, whose Journaland Vie de Henri Brulard contain so many misanthropic observations on his family, his relations, his chiefs, his entourage; a Merimée, friend and emulator of Stendhal in the ironic observation of human nature; a Flaubert attacking the imbecility of his puppets Frederic Moureau and Bouvard and of Pécuchet; a Taine in “Thomas Graindorge;” a Challemel-Lacour in his Reflexions d’un pessimiste can all be taken as the representative types of this haughty, smiling, and contemptuous pessimistic wisdom.
In truth, this pessimism isn’t foreign to a few of the thinkers we have classed under the rubric of romantic pessimism, for the different types of pessimism have points of contact and penetration. A Schopenhauer, a Stirner have also exercised their ironic verve on human foolishness, presumption and credulity. But in them misanthropic pessimism can’t be found in its pure state. It remains subordinated to the pessimism of suffering, of despair or of revolt, to the sentimental pathos that is the characteristic trait of romantic pessimism. Misanthropic pessimism could perhaps be called realistic pessimism: in fact, in more than one of its representatives (Stendhal, Flaubert) it proceeds from that spirit of exact, detailed and pitiless observation, from the concern for objectivity and impassivity that figure among the characteristic traits of the realist esthetic. Does misanthropic pessimism confirm the thesis according to which pessimism tends to engender individualism? This is not certain. Among the thinkers we just cited there are certainly some who neither conceived, nor practiced, nor recommended the attitude of voluntary isolation that is individualism. Though they had no illusions about men they did not flee their society. They didn’t hold them at a disdainful distance. They accepted to mix with them, to live their lives in their midst. Voltaire was sociability incarnate. Swift, a harsh man of ambition had nothing of the solitary nature of Obermann and Vigny. But there are several among the misanthropic pessimists we just cited, particularly Flaubert and Taine, who practiced, theorized, and recommended intellectual isolation, the retreat of thought into itself as the sole possible attitude for a man having any kind of refinement of thought and nobility of soul in this world of mediocrity and banality
Flaubert, haunted by the specter of “stupidity with a thousand faces” finds it wherever he looks. He seeks refuge against it in the pure joys of art and contemplation. He said: “I understood one great thing: it’s that for the men of our race happiness is in the idea and nowhere else.” “Where does your weakness come form?” he wrote to a friend. “Is it because you know man? What difference does it make? Can’t you, in thought, establish that superb line of interior defense that keeps you an ocean’s width from your neighbor?”
To a correspondent who complains of worry and disgust with all things: “There is a sentiment,” he writes,” or rather a habit that you seem to be lacking, to wit, the love of contemplation. Take life, the passions, and yourself as subjects for intellectual exercises.” And again: “Skepticism will have nothing of the bitter, for it will seem that you are at humanity’s comedy and it will seem to you that history crosses the world for you alone.”


Taine was led by his misanthropic vision of humanity to a stoic and ascetic conception of life, to looking on the intelligence as the supreme asylum in which to isolate himself, to defend himself from universal wickedness, universal stupidity, and universal banality. A singular analogy unites Taine to Flaubert. Taine asks of scientific analysis what Flaubert asks of art and contemplation: an intellectual alibi, a means of escape from the realities of the social milieu.
This deduction is logical. Misanthropic pessimism supposes or engenders contemplative isolation. In order to intellectually despise men one must separate oneself from them, see them from a distance. One must have left the herd, have arrived at Descartes’ attitude which “lives in the midst of men like amidst the trees in a forest.” Whether we wish it or not, there is here a theoretical isolation, a kind of intellectual solipsism, the indifference of an aristocrat and a dilettante who “detaches himself from all in order to roam everywhere.” (Taine)
Let us add that the clear-sightedness of the misanthropic intellectual has, in and of itself, something antisocial about it. To take as the theme for one’s irony the common and average human stupidity means treating without respect a social value of the first order. Stupidity is the stuff of the prejudices without which no social life is possible. It is the cement of the social edifice. “Stupidity,” said Dr. Anatole France’s Trublet, “is the first good of an ordered society.” Social conventions only survive thanks to a general stupidity that envelops, supports, guarantees, protects, and consecrates the stupidity of individuals. This is why critical, ironic, and pessimistic intelligence is a social dissolvent. It is irreverent towards that which is socially respectable: mediocrity and stupidity. It attacks respect and credulity, the conservative elements of society.

Pessimisme et Individualisme. Paris, Alcan, 1914



Hayvan

Haşa!

İnsan, “düşünen hayvan” değil… Zira düşünmez taşınmaz bir Allah.
İnsan, "yaşam etkinliğini bilinçli bir şekilde gerçekleştiren, kendini geçmiş-şimdi-gelecek boyutlarında konumlayabilen" hayvan.

Bu da insan:
Geçmişe bakıp intikam alan, şimdiye bakıp götü kalkan ama bir yandan da geleceği görüp aynı uzvu üç buçuk atan, (bu yüzden) fütursuzca yaptığı her şeyi -domuz gibi değil- insan gibi bilen, bunun bilincinde olan…


 Bilinçli tüketiniz!

sold

sons of...


“I cut my hair so it looks like I just woke up all the time, so that I can be like, what year is it? I’ve been asleep since the 80s.” 


tünelleş


Tunnel vision (also known as Kalnienk vision) is the loss of peripheral vision with retention of central vision, resulting in a constricted circular tunnel-likefield of vision.


Fars-ı Misal



Tamamı neredeyse monologtan ibaret bir romandaki "dedim kendi kendime" ve "diye düşündüm" tekrarları, kolunuza batırılıp sinirinizi zıplatan iğneler gibi. Plağı nasıl tutacağını, temizleyeceğini, saklayacağını bilemeyen acemi bir plak dinleyicisinin plak üzerine kondurduğu çizikler misali… Romandan zevk almak için bu iğnelere bir şekilde duyarsızlaşmanız ve ruhunuzu şeytana sattığınızı göstermeniz gerekiyor. Oysa kusurların sürece içkin/içkinmiş gibi olanından; plak iğnesinin vinil üzerine bıraktığı çizgilerden ya da düşüncelerin sahiplerini birbirinden ayıran çizgilerin belirsizliğinden, gocunmaz dinleyici/okuyucu. Aksine; çok çalınmış güzel bir plağın ya da çok düşünen biraz flu bir zihnin kusurları, ne ile hemhal olduğunun farkına vardırır insanı. Birbirleriyle paralel düşünen karakterler yaratmak, onların düşüncelerini ayırmaya çalışan çizgilerin yokluğunu tolere eder hatta cazip kılar ama, yapay çizgiler gözü de, kafayı da tırmalar. Sonra Tecnics MK-1210’un da, güzel  kapaklı bir “göndermeli roman"ın da sadece adı kalır.


kesin



"Freud’un derin bir gözlemi: İnsanlar “hakikat”ten çok “kesinliğe”, tamı tamına emin, sarsılmaz, durağan bir nesneler düzenine sahip olmak istiyorlar... Hakikati değil, kesinliği, güvenliği, sarsılmazlığın gücünü verin bize... Pozitivizmin, yani Batı bilimlerini içeriden kurarak meşrulaştırmayı ve doğrulamayı amaç edinen ideolojinin ekseninde, “hakikat”in ve her türlü “kutsallığın” silinmesi, eritilmesi amaçlanıyorsa, burada yeni bir tür varolma isteminin, savrulan ve dengesini yitirmesi her an mümkün kozmik bir düzenin içinde “kesinlik” duygusunun, bu en derin insan ihtiyacının oluşturduğu bir değerler sistemine tekabül etmesindendir. Onun tarihi pek eskidir. Belki de Sokrates’in “söz”üne kadar geri götürülebilir: Güzel ya da iyi olabilmek için önce “bilinebilir” olmak, bilinenler arasına katılmak, yani aklın ve Logos’un mahkemesinde yargılanmış, onaylanmış olmak gerekir.

Bilimlerin hakikat arayışı üzerine temellendirilmiş olduğunu sanmak gündelik yaşamdaki olağan düşüncenin varsayımlarından en zararlısıdır. Pozitivizm en büyük işlemini neden dil üzerinde gerçekleştirmeye çabaladı? Dili fakirleştirdiği elbette söylenebilir (Ricoeur). Ancak ona yepyeni bir boyut ekleyerek gerçekleştiriyordu bu fakirleşmeyi... Dilin olgular dünyasına, olgu durumlarına tamı tamına uygun kılınmasının araçlarının neler olduğunu keşfetmeye çabalıyordu. Bilime, felsefeye ve mantığa yeni bir dil kazandırmak uğruna dil içinde gerçekleştirilecek bir operasyondu bu... Söylemin düzeni, bilim adamının sözü ve bilirkişiler dünyası, günümüz dünyasının gizli ama pek kolay peçesi indirilebilir bu güçleri açısından bakıldığında, her türlü “görüş bildirme”nin eninde sonunda estetik ve ahlaki bir “hüküm verme” olduğu anlaşılmıyor mu? Pozitivizmin kurumsal çatısı akademiden önce devlet ve polis kuvvetleri, yargı ve infaz araçları, yani şu Weber’in ünlü “meşru şiddet araçları”dır. Akademiden ve felsefi eserlerin verilmesinden önce söylemin düzenine dahil olmak gerektiği anlaşılıyor."


dünyanın tüm sabahları


'Aslında her sabah bir öncekinin aynısı da hikayesi değişik.'



anti-super-hero


Bazıları süper kahraman olmayı hayal ederken, birileri çoktan o yoldan dönüyordur.


future


'There is no longer beauty except in the struggle. No more masterpieces without an aggressive character. Poetry must be a violent assault against the unknown forces in order to overcome them and prostrate them before men.'

Filippo Tommaso Marinetti, The Founding and Manifesto of Futurism, Figaro (Paris, Feb. 20, 1909)


emperor

 

 '...according to Hardt and Negri's Empire, the rise of Empire is the end of national conflict, the "enemy" now, whoever he is, can no longer be ideological or national. The enemy now must be understood as a kind of criminal, as someone who represents a threat not to a political system or a nation but to the law. This is the enemy as a terrorist....In the "new order that envelops the entire space of... civilization", where conflict between nations has been made irrelevant, the "enemy" is simultaneously "banalized" (reduced to an object of routine police repression) and absolutized (as the Enemy, an absolute threat to the ethical order.'


İki Albüm, Tek Yol




Bu iki albüm; metal müziğin uç ve de orijinal öğelerini birer yıl arayla biz müzikseverler ile buluşturan, adını Türkçe'ye "kulak ağrısı" olarak çevirebileceğimiz bir plak şirketinden çıkmış, ellerinde hayat buldukları insanların ilk çalışmaları olan başyapıtlar. Yazının konusu ise geçenlerde edindiğim "Left Hand Path" plağıyla tüm duyu organlarımla haşır neşir olurken, o duyu organlarından göz olanının albüm kapağında gördüğü bazı detaylar. Show TV ile büyümüş bir neslin temsilcisi olarak "kırmızı daire" ile işaretlediğim kısmın "Altars of Madness" albüm kapağına çok benzemesi, LHP'den bir sene evvel çıkan bu albümden alınan ilhamla "Left Hand" yolundan gidildiğinin bir itirafı değil de nedir? Biz bu yola çıktık ama sizin "delilik" yolunda kurban ettiklerinizin ruhları yanımızda diyerek Morbid Angel tayfasına selam çakmak değil midir bu?

icon



Compuphonic feat. Marques Toliver - Sunset ( Aeroplane Remix ) by Aeroplane (Official)

"Taş Yerinde Ağırdır" ya da "Taşı Gediğine Koymak"





Albümlerinin açılışını yapan iki şarkı arasındaki fark dağlar kadar belki ama iki vokalin de şarkıya benzer şekilde girmesi, ikincisinin olduğu albümü, çıktığı vakit "ne lan bu?" deyip sonra götümüzün dibinden ayırmadığımız Kid A'in mertebesine getireceğinin habercisi gibi duruyor.

Thom Yorke abimizin "fade in"ine, yıllar sonra mukabele eden canımız-ciğerimiz-komşumuz Sakis kardeşimizin niyetinden azade, tespitimizdir; kritik kayıtlarına geçilsin.


misantroglossophobia



Hüzünde, neşede ve ayakta...


Doğumun sevincini de ölümün hüznünü de, doğanın ya da ölenin yakınlarının mahremi diye düşünürüm; bu yüzden kutlama ya da taziye pek içimden gelmez. “İyi ki doğmuş“ diye sevindiğim, “oldu mu bu şimdi” diye üzüldüğüm kişiler de vardır elbet. Ne tesadüf ki bugün, iki duygunun da kesiştiği bir gün: Umut bağlanılan bir liderin gidiş, umut paylaşılan bir yazarın doğum günü.

Fransız yazar Michel Tournier hapisanedeyken, hapishane arkadaşları, ayakta yazabilmesi için ona özel bir masa yapıp armağan etmişler. Yazarın ayakta duranının makbul olduğunu ve Tournier’in de bunu layıkı ile yaptığını düşündükleri için olsa gerek.

Fotoğraflarda Chavez’i çoğu kez yumruğunu havada sıkmış bir vaziyette ya da ona “diktatör” diyenlerin saçmalamalarına, kelimenin içindeki “dik” kadar anlamlı gülümsemesiyle karşılık verirken bir yandan da halkına el sallarken gördüm. Ve hep ayaktaydı.



Kendini, yaşadığı dünyadan soyutlamadığından kumdan, çöpten (ve belki de boktan) kitaplarını yazarken; yaşadığı dünyadan soyutlayarak oğlunu nasıl büyüttüğünü anlatırken; müziğe, sinemaya, edebiyata dokundurmadan yapamadığı ve bu yüzden tadından yenmeyen sanal köşe yazılarını paylaşırken zihnimde canlandırdığım Ali Mert de hep ayaktadır. Ama ara sıra dinlenmek için caz -çoğunlukla avangart- dinlerken ayaklarını sehpaya uzatıp oturmak şartıyla…



Ayakta durmak doğal seçilimin bir sonucu ama “ayakta durmak” seçilmemenin bir nedeni. O yüzden ölenimiz, doğup da "olan"ımızdan çok. Ali Mert’e, ailesi ile birlikte, evrime inat uzun ve üretken bir hayat dilemek gibi ufak bir hediye verirken, giden Chavez’in ardından efkar dağıtmak ve enseyi karartmamak için “Düşmeyen kızıl bayraktan umut kesilmez” diyeyim ve ekleyeyim.


sun


“Neither the sun nor death can be looked at steadily.”

François de La Rochefoucauld


fish-eye


“The darkening of the world makes the irrationality of art rational: radically darkened art.” 

Theodor W. AdornoAesthetic Theory


laf-ü güzaf




mask


The Past: Our cradle, not our prison; there is danger as well as appeal in its glamour. The past is for inspiration, not imitation, for continuation, not repetition.


atonal simetri


'Simetri değişik şekillerde gözlemlenebilir: Geçen zamana nazaran, bir hacimsel ilişkiye istinaden, ölçeklendirme, döndürme ve aynalama gibi geometrik dönüşümler vasıtasıyla, diğer işlevsel fonksiyonlar vasıtasıyla (düzenli bir desen ile kaplı yer döşemesi, vb), soyut nesnelerin durumu olarak bilimsel modeller, dil, müzik, ve hatta bilginin kendisi. Simetrik nesneler, bir kişi, kristal, desenli örtü, yer döşemesi veya molekül, ve hatta soyut bir nesne gibi bir özdek(madde) olabilir.'


kendine iyi bak




okuma-dinleme-görme üzerinde his pratiği



2 minutes to midnight

'For every two minutes of glamour, there are eight hours of hard work.' Read it again. 



Mayıs'68 mi, Sevgiler Günü mü?


Nedir Kapitalizm? Üretim araçlarının burjuvazi dediğimiz bir azınlığın elinde olması ve büyük çoğunluğun hayatlarını idame ettirecek bir ücret karşılığında emeklerini satarak kanlarından, canlarından, alın terlerinden kapitalistlere kâr devşirmeleridir.

Bir üretim biçimidir kapitalizm. Ama aynı zamanda üretilen şeylerin tüketilmesi yani satın alınması gerekir ki işler tıkırında gitsin. Kapitalizmin olağan krizlerinin çıkış noktası çoğunlukla üretim değil tüketimdir. İnsanları tüketime teşvik etmek kapitalizmin en önemli görevidir. Son zamanlarda tüketim çılgınlığı sayesinde finansal krizlere neden olsa da böyledir bu. İnsanlar kapitalizmin bu işleyişini kavramaktan uzaktırlar. “Kapitalizm” lafını telaffuz bile etmezler ki... Nasıl sorgulasınlar? Ama bir gün vardır ki:

14 Şubat Sevgililer Günü ya da orijinal haliyle Saint Valentine's Day (commonly known as Valentine's Day).

O gün (ki bugündür) geldi mi herkes birer Marksist, kapitalizmin Van Helsing’i kesilir. Sevgilisi olmayandan olana, evlisinden boşanmışına bir çok insan atıp tutar. Halbuki daha geçen gün onuncu çift ayakkabı alınmış ya da geçen sene alınan akıllı telefon daha akıllısıyla yeni değiştirilmiştir. “Benim sevgilim, karım, çocuğum, annem, babam vs. bana her gün kıymetli, düşmem bu kapitalizm tuzağına” diyenler bilmezler ki kapitalizm için her gün kıymetlidir.

14 Şubat da diğer kalan 364 gün 6 saat gibi kapitalisttir. Ne daha eksik ne daha fazla. Bugün üzerinden bir eleştiri ya da eylemlilik olacaksa bu onun kapitalist doğasına karşı değil muhafazakar bir şekilde algılanışına karşı yapılmalıdır. Sevgililer günü, parti liderlerinin halka duyduğu yalan sevgiye, aile içi şiddetli sevgiye, arkadaşlarımıza beslenen muhabbete, tanrıya/peygambere olan aşka yem edilmemelidir (sevgiler günü vesilesiyle dile getirilen sevgi çeşitleridir bunlar). Bugün, kuytuda ya da imzasız-yüzüksüz ev paylaşıp sevişenlerin, erkek erkeğe sevişenlerin, kadın kadına sevişenlerin, nizami şekilde sevişenlerin, hayvan gibi sevişenlerin, sevişmeyip sadece öpüşenlerin, sevişemeyip kendiyle oynayanların, sevişmeden önce doğum kontrol hapı/prezervatif kullananların, bunları kullanmayıp doğacak kazaları tıbbi yöntemlerle çözenlerin kısacası tüm "ahlaksızların" günü olmalıdır. 




Başımızda bulunanların “aşk” ilişkilerine bakış açısı malum. Bu bakış sadece düzenin işleyeceği düzlemi görmek ister ve heteroseksüellik, evlilik ve çocuk bu düzlemin sacayaklarıdır. Adı “sevgili” gibi müstehcen bir kelime olan bir günü, bu sacayakları kesecek testerenin dişlilerinden biri olacak şekilde törpülemek gerekiyor. Alalım elimize bir eğe ve sevgililer gününün bütün ahlaksızlığını ortaya çıkaralım. Ve en sonunda alalım o eğeyi Aziz Valentine’in kalbine saplayalım. Başımızdaki vampirlerin kalbi niyetine...


barba'dan şubat için 14 şarkı


herkes kendine konuşabileceği bir dil bulmalı bu hayatta 
diyen barba şubat için 14 şarkı seçti: afiyet olsun!