2014 - 50



Sharon Jones & The Dap-Kings - Give The People What They Want
2014 benim için bu albümle başladı. O kadar çok dinledim ve sevdim ki “bunu kesin sene sonu listesine koyarım” dedim. Ama koca bir sene boyunca çok fazla şey elden geçtiğinden albümü az kalsın listeye koymayı unutuyordum. Albüm hiç abartısız 60-70’lerin funk/soul replikası. Zaten grubun da, plak şirketinin de başka bir amacı yok: Soul’u ve Funk’ı yeniden hortlatmak. Hortlatmaya falan gerek yok da 2010’lu yıllarda böyle şeyler duymak çok güzel. Dans edilecek, şarkılara eşlik edilecek harika bir albüm. “Retreat!”, “You’ll Be Lonely”, “Now I See”, “Get Up and Get Out” ve “People Don’t Get What They Deserve” gibi geç kalmış bir çok hiti barındıran bu albümü şiddetle tavsiye ediyorum.



Against Me! - Transgender Dysphoria Blues
Konseptin müziğin önüne geçtiği bir çalışma. Albüm, grubun frontman’in artık kadın olarak hayatına devam etme kararından sonra yazılan şarkılardan oluşuyor. Kendi deneyimlerinden ve çevresinde gördüklerinden yola çıkılarak yazılmış olmalı bu şarkılar. Bazen birinci ağızdan bazen de üçüncü ağızdan anlatılıyor hikayeler. Doğduğu bedene ait olmama, bunun yaşattığı zorluklar ve travmalar şarkıların konusu. Hayli ilginç. Empati yapma fırsatı da tanıyor insana. Müzikal açıdan bakıldığında ise ilk beş şarkı çok tempolu, yer yer agresif, albüm bütünlüğünü sağlayan şarkılar. Diğer beş ise maçı idare ediyorlar. Çok dinlediğim albümlerden biri oldu Transgender Dysphoria Blues. Sound olarak nostaljik tarafları da yok değil. İlgiye değer.


Grand Magus - Triumph And Power
Her nasıl olduysa zamanında kendimi Manowar batağından kurtarmayı başardım fakat yaşın kemale erdiği zamanlara denk geldiğim bu gruba paçayı nasıl kaptırdım bilemiyorum. Hayatıma Hammer of the North ile girdi bu metalci keratalar ve yaptıklarına bakılırsa çıkacak gibi de durmuyorlar. Senenin başına denk gelen çoğu albüm gibi bir kenara atılmayıp mütamadiyen dinletti kendini. Her dinleyişimde de kafa mı sallayayım, nakaratlara eşlik mi edeyim yoksa sokağa çıkıp ikinci Gezi/Haziran ateşini mi yakayım bilemedim. Kapak da şahane ötesi. Kılıçları kuşanmadıysanız hala, durmayın ve “o piçlere günlerini gösterin”.


Young Fathers - Dead
Müziği kelimelere dökmek zor. Örneğin cazdaki “swing” denilen şeyi anlatmanın imkansız olduğunu söylüyor birçok caz müzisyeni. Anlatılmaz yaşanır diyorlar. Bu adamları da anlatmak biraz çetin bir mesele. Deneyelim. Şimdi bu adamlar için “hip hop yapıyorlar” diyeyim. Sonra lokasyonlarını belirtip “İskoçyalı bunlar”ı ekleyeyim. Britanya’nın elektronik zenginliğinden nasiplendikleri anlaşılır bu durumda. Ama yine de pek bir şey demiş olmam. O zaman kıçımdan bir şey uydurup hem biraz daha açıklayıcı olurum hem de havamı atarım: Tarzları dışavurumcu hiphop. Kaba, sert, anlaşılması güç (ve tabii ki bu yüzden cazip) bir altyapısı var müziğin. Belki de gruptaki iki kişinin Afrika kökenli olmasından kaynaklı bir durum. Vokallerden de anlaşılıyor bu afro haller zaten. Bir göz atın derim. “Get Up” dinleyin önce. Zira albümdeki en kolay kavranan ve dile pelesenk olan parça.


Benighted - Carnivore Sublime
Kapakta, kucağında bebeğini tutan hatun bir kişi uzaklara bakarken, bulunduğu bebek odasının beyazlığına zıt bir şekilde kolundaki ve arkasındaki kanları görüyoruz. Çiğ süt emmiş o masum bebeğin ne hale geleceği bildiriliyordur sanki bize. İşte böyle temaya öyle bir albümdür Carnivore Sublime. Sağlam bir death-grind albümü. Vokali başta olmak üzere saniyesi saniyesini tutmayan bir tür death-grind. Hayvanilik hat safhada. İşitme hücrelerimize dadanan bir kanser adeta. 2012 senesinde çıkan Monolith of Inhumanity bence bu türün şahikası ve bu sene de Fransız Benighted yaklaşabilmiş buraya. Kutluyorum arkadaşları. Söyleyin Season of Mist’e plağını da bassınlar şunun. Ben söyledim olmadı.


Godhunter - City of Dust
Yılın sürprizlerinden biri. Daha önce adını sanını duymadığım bir grup çıkıyor ve sludge/stoner kralı Crowbar’a “sen şöyle bi geride dur bakalım” diyor. Müthiş bir şey! Albümün kralı vokali. Ben çok fena The Silent Enigma’daki Vincent Cavanagh tadı aldım. Vokal kadar şarkılardaki müthiş riffler de dikkat çekiyor. Kafa sallatırken hüzünlendiren şeyler bunlar. Ayrıca grup ağır muhalif (City of Dust dedikleri boka batmış Amerikan toplumu). Bu da benim için artı puan. Kesinlikle dinlenmeli.


Kamchatka - The Search Goes On
Kamçatka’yı çocukluğumdaki “Gizli Hedef” adlı oyundan bilirim. Rusya’nın en ucunda bir yerdi ve oradaki askerleri haritanın öbür tarafındaki Alaska’ya geçirebiliyorduk. Bu yüzden severdim o bölgeyi. O yıllardan sonra pek de işim olmadı bu isimle. Ta ki bu seneye kadar. Yeni bir şeyler dinlemem lazım diyerek yaptığım kazılar sonucu rast geldim bu amcaların müzik konusundaki mottomla birebir aynı olan “The Search Goes On” albümüne. İlk bakışta albüm çok moda retro hareketindenmiş gibi gözükebilir ama kesinlikle albüm sounduyla, prodüksiyonuyla bugüne ait. Sadece arada bir oyundaki Kamçatka’nın yaptığı gibi size geçmişe dönük transport hizmeti verebiliyor. Bu çift yönlü olma durumu albümün dinlenebilirliğini üst seviyeye taşıyor. Üstüne üstlük adamlar İsveçli.


Schoolboy Q - Oxymoron
İşte Campton sokaklarından sonuna kadar West Coast rap. Albüm “Gansta, gansta, gansta” nidalarıyle açılıyor. Sonra gelsin maçoluk, horozlanmak, içki&duman, zevk-i sefa, kalaşnikof, karı-kız... Bir çok rap albümünde olduğu gibi bu albümde de sözlerin peşine takılmak oldukça ufuk açıcı! Keşke ana dilimiz Amerikanca olsa da her duyduğumuzu anlasak, her anladığımızı yorumlasak. Müziğe zaten laf yok. Hip hop / rap bence müzikal açıdan sınırların olmadığı, her türlü ritmin/beatin atılabildiği, melodi çizgilerinin her yola sapabildiği, samplingin ucu bucağının olmadı bir alan. O yüzden rap iyi, Schoolboy Q iyi, yine dinleyecek ben.


Ø - Konstellaatio
Elektronik yerine elektroakustik denseydi bu müziğe bugün için her şey daha farklı olur muydu? Duyabildiğimiz ya da duyamadığımız sesleri “yakalamak, yaratmak, başkalaştırmak ve örgütlemek” için müzik adına yapılan bunca çabaya burun kıvrılmasının, aşağılanmasının önüne geçilebilir miydi? Birçok müziksever elektronik müzik konusunda büyük gaflet, dalalet ve de hıyanet içindeler. İşte size kefaret için bir fırsat. Takın bu albümü kulağınıza ve açın sesi sonuna kadar. Seslerin nasıl alçalıp, yükseldiğini, dalgalanıp durduğunu, uzadığını, kısaldığını, yankılandığını dinleyin. İster gözlerinizi kapatıp seslerin size hissettirdiklerini hayal edin, ister tamamen onlara konsantre olup beyninizde bir defterikebir açıp müziğin muhasebesini yapın. İyi gelir. En azından şu “Urfa’nın Etrafı Dumanlı Dağlar” coverını dinleyin. (Sizi ikna edebilecek bir) not: Arkadaş bu müziği yaparken bilgisayar kullanmıyor.


Pharrell Williams - G I R L
Herhalde Justin Timberlake ve Pharrell Williams aralarında yılları bölüşmüşler. 2013’ü Justin almış, müzik camiasının çok amaçlı götürgeçlerinden Pharrell de “ben de 2014’ü patlatırım” demiş ve müthiş bir kokteyl hazırlamış. R&B, soul, funk, pop, dans... ne ararsan var. Albümde hit olmayan şarkı yok. Her parçaya eşlik edip, hangi uzvunuzun işi yoksa onu sallayıp duruyorsunuz. Tabii elemanın sesi Justin’inki gibi yetkin değil ama kim takar. Ama repçilikten gelen kafiyeli yazma yeteneğini her yerde duyuyoruz. Bu senenin en iyilerinden. Her yerde duyduğunuz “Happy” ile yetinmeyip tüm albümü dinleyin derim.


Nothing - Guilty Of Everything
Eşek kadar adam oldum, evlenip barklandım, çocuk sahibi oldum hala bunalımın, melankolinin cazibesinden kurtulamadım. Gerçi artık My Dying Bride ya da Düş Sokağı Sakinleri dinlemiyorum ama Nothing gibi şeylere balıklama atlayacak bir potansiyelim var. Shoegaze diyorlar bu adamlara ama gitar bayağı sert, bildiğin hardcore/punk tonu.Ama ilk şarkı başladıktan yaklaşık 1:30 dakika sonra anlıyorsunuz bunu. Albümün geneli normal olarak ağır tempo ama Bent Nail ( komik bir klibi var) ve Get Well gibi şarkılarla vites yükseliyor, iyi de oluyor. Vokalde gram sapma yok albüm boyunca, başladığı gibi (“I am guilty of everything” diyerek) bitiriyor uyuz herif. İyi bir ilk albüm. Relapse tutmuş adamların elinden bize de dinlemek düşer, değil mi?


Menace - Impact Velocity
Hemen söyleyeyim, evet bu albümde Napalm Death’ten bir şeyler var. Şarkıların birçoğunda Harris’in özellikle son dönem ND albümleri için kullandığı riffleri duyuyoruz. Ama o kadar. Albümün karakteristik özellikleri ise Harris’in temiz ama acayip vokali (Beğenirsiniz demek çok iddialı olur. Arada sırada ND’teki çığlıklarını atmayı da ihmal etmediğini söyleyeyim), yoğun synth ve yaylı kullanımı ve fevkalade nakaratları. Güzel nakaratlar ise bir albümü/şarkıyı sürekli aklınıza getirmeyi beceriyor ve olur olmadık zamanlarda onu dinlemek istiyorsunuz. Bu albümü dinlemeden önce mutlaka açılış parçası “I Live With Your Ghost”un tekerleme gibi olan nakaratı dilime takılmıştır. Gayet iyi albüm hatta yeni çıkacak Napalm Death albümüne, (özellikle Impact Velocity şarkısıyla) keşke ilham kaynağı olsa dedirtecek kadar iyi.


Teitanblood - Death
Bir müziği neden severiz? Enstrümanlar iyi çalındığı için mi, o güne kadar yapılmayan bir şeyi yapıyor diye mi, melodik diye mi, anlaşılır diye mi? Bunların hepsi önemlidir ve bir çok insan sevdiği müziği anlatmak için bunlardan en az bir tanesi kullanır. Benim tercihim çoğunlukla beni tahrik eden (arouse) müzikten yana. Nasıl yapılırsa yapılsın eğer müzik size herhangi bir duygu aktarabiliyor ve sizden yansıtabiliyorsa, o iyidir bana göre. “Death” albümünde ne yetkin müzisyenlik var, ne de orijinalite (belki böyle bir albüm kaydetme cesaretini orijinallik olarak görebiliriz). Ama kim takar? 68 dakika boyunca kulaklarınıza tecavüz eden gitar ve davul bütün karanlık düşünceleri, hisleri size geçiriyor. Albümü dinlerken o kadar çok efor harcıyorsunuz ki müzik bitip kulaklıkları çıkardığınızda fiziksel ve mental olarak yıprandığınızı hissediyorsunuz. Rejenerasyon için yeni bir şeyler dinleme ihtiyacı duyuyorsunuz. Kesinlikle yaşanması gereken bir deneyim “Death”. Extreme müzik en iyiler listenizde yer açın bu İspanyol ikilinin albümüne. Ben, Reign In Blood’ın yanına ikinci sıraya koydum bile.


The War On Drugs - Lost In The Dream
Aslında adında “Indie” olan her türe acayip bir ön yargım var. Gıcık oluyorum diyebilirim. Ama geçen sene Kurt Vile’ı keşfedip onun, grubun Neil Youngvari ilk albümünde (Wagonwheel Blues) yer aldığını öğrenince radarıma soktum TWOD’u. Bu sene çıkan albümün ise dinlediğim o ilk albümle alakası yoktu ama daha güzel bir şeydi: Çok çok monoton bir davulun eşlik ettiği gitarın veya piyanonun doğaçlama tadında basit melodileri (bir şarkıda saksofon da var) ve arkada ambiyansı sağlayan synthesizer. Tekdüzeliğin ve basitliğin güzelliği var bu albümde. Kendinizi akışa bırakıp albüm bitene kadar bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Kesinlikle karanlık oda ve yalnızlık albümü.


Future Islands - Singles
The War On Drugs - Lost In Dream albümüyle hemen hemen aynı zamanda tanıştığım bir albüm. Zaten çıkış zamanları çok yakın. Farklı kulvarların işleri olsa da ikisi de tek kelimeyle “klas”. Bu albümün mayasında Lost In Dream’deki melankoli yerine buruk bir mutluluk var. Burukluğun nedeni ise vokaller. Vokalleri çıkarın, elinizde neredeyse neşeli bir synth pop albümü var. Ama nasıl bir ses rengiyse, nasıl bir şarkı söylemekse o, güneşli günde yağmur yağdırıyor adamın tepesine. Gerçi “A Song For Our Grandfathers, Like The Moon, Fall From Grace (bu şarkıda black metal vokali var benden söylemesi)” gibi uyuştukları zamanlar da yok değil ama albümün karakterini vokalin ve müziğin çatışması veriyor. Hipster ortamlarında mutlaka lafı geçer haberiniz ola!


Old Wainds - Nordraum
Old school black metal’e bu kadar yakın bir şeyi dinleyip sevdiğim olmamıştır herhalde. Bunu sağlayan şeylerden en önemlisi albümün harika kaydı. Her bir enstrüman çok net ve yeterince tok olarak duyulabiliyor. İkinci konu bas. Klasik black metalde pek görmediğimiz bir bas gitar kullanımı var. Bunlar dikkatimi cezbedip albüme iyice sokulunca adamların Rus olduğu aklıma düştü. “Ulan bunlar ırkçı falan olmasın sakın” diye endişelendiysem de şarkılarda mitoloji, doğa gibi konuların işlendiğini öğrendiğimde rahatladım. Bunların dışında albüm gayet raw black metal. Bir önceki albümlerine (biraz thrashe yakın bir havası var) baktığımızda adamların aradan geçen altı seneyi boş geçirmemiş olduğunu görüyoruz. Black metali pek bilmeyen birisine belki cehaletin getirdiği bir mutluluk Nordraum. Şiddetle tavsiye ediyorum.


Mac DeMarco - Salad Days
Demarco’nun yaptığı müziğe “slacker rock” ya da “jangle pop” diyor ecnebiler. Gerçekten de sanki üşenildiği için akort bile edilmeyen bir gitarı çınlatarak yapılan bir müzik var karşımızda. Demarco'nun, müziğin üzerine konuşurmuşcasına anlattığı hikayelere ise pek şarkı söylemek denemez. Çok nadir şarkı söylemeye kalktığı yerlerde ise sesinin bozulması gitarının acayip tınısı ile çok güzel uyuşuyor. Zaten bu gibi durumda ya abiyi desteleyen bir back vokal oluyor ya da dayıyorlar reverb’ü. Samimiyet ve sahtekarlık bir arada. Sonuçta albümdeki şarkılar için söylenecek tek şey var: "Sevimli". Bu da en sevimlisi (gitarın tuhaflığından bahset ama örnek olsun diye seçtiğin şarkı da gitar olmasın ama albümün zirvesi bu, n'apalım): Chamber Of Reflection


Todd Terje - It's The Album Time
Özellikle müzik dinlemek istemesek de bu eylemden kaçmak neredeyse imkansız gibi. Çünkü müzik her yerde: Reklamlarda, filmlerde, restronlarda, marketlerde, asansörde... Bu talep edilmeyen müzik için büyük bir piyasa var. (Biraz oksimoron oldu ama kapitalizmin kendisi oksimoron zaten, neyse) Bu müziklerin en önemli yanı ise, bunları istemeden dinliyor olsak bile zihnimize hemen yerleşmeleri ve orada kalmaları. Hatta bu tür müzikler bazen bir “earworm” olup siz onu duymasanız bile kafanızda çalıp durmaktalar. İşte elimizdeki bu albüm potansiyel “earworm” melodilerini bir araya toplamış gibi. Nostalji hissiyatı hat safhada. “Ben bu melodiyi bir yerden hatırlıyorum galiba” durumu oluyor albümün hemen hemen her şarkısında. Kafanız bu dejavuyu çözmeye çalışırken, müzik esas işlevini çoktan gerçekleştirmiş oluyor: Kıçınız başınız ayrı ayrı oynuyor. “It’s album Time” tam anlamıyla 90’a atılmış bir gol ama daha önce atılmış gollerin tekrarı. Deneyin göreceksiniz.


Ratkings - So It Goes
East Coast’un east’inde, fevkaledenin fevkinde bir album. Müzikal açıdan albüm o yaşlardaki gençlerden beklenenden daha fazla aklı başında. Cool bile denebilir. Beatler basit sayılır (Protein dışında) ama onlarla beraber akan (her şeye progresif diyoruz, bunlara da diyelim) melodiler, samplelar müziğe derinlik katıyor. Şarkılardaki ilgi çeken nokta samplelanmış kadın ve erkek seslerinin looplar halinde beat’leri süslemek için kullanılması. Birçok şarkıda var bu. New York’un sesi sanki. Avrupalı göçmen gruplarından (Asian Dub Foundation, Transglobal Underground) çıkmış gibi duran, oryantal havasıyla “boys in blue” sevgisinin anlatıldığı Remove Ya şarkısı albümde farklı duran tek parça. Bu haliyle albümün en coşkulusu. Daha çok yolları var belki ama Ratking, Remove Ya'nın hatrına bile Public Enemy, Beastie Boys, Wu-tang Clan sınıfında olmayı hakediyor.


Thantifaxath - Sacred White Noise
İmajları Ghost’u, albüm kapakları Altar of Plagues’i çağrıştıran ve İsveç’ten sonra boşu olmayan Kanada menşeili grubumuz debut’usunu açan kısacık intro bizi albüm hakkında oldukça aydınlatıyor. Albüm tam anlamıyla tekinsiz. Neredeyse albümdeki her şey bu tekinsizlik üzerine kurulu ya da yapılan her şey bu tekinsizlik için. Aslında tekinsizlik de değil bu: Hiçlik. Albümdekilere beste (composition) değil decomposition denmeli. Eğer davulun ve basın kalp gibi durmadan çalışması olmasa şarkılarda hiç bir hayat belirtisi bulamayacağız. Vokal dahil gitar ve keyboard sanki bize “hiç nedir" onu anlatır durumda. Albümün olayı işte burada. Bize hiçliği düşündürtmek ya da onu şimdiden hissettirmek. Black metalciler yıllarca dini referanslarla (şeytan, kara büyü, kurban etme vs.) yaptılar yapacaklarını. Böyle korkutucu olmaya çalıştılar. Ama gerçeklerin, gerçeklere dayanan müziğin daha korkunç olduğunu Thantifaxath bize bir kere daha kanıtlıyor. Onların yaptığı daha korkunç. Çünkü tünelin ucunda hiç birşey yok!


High Spirits - You Are Here
Bu albümü enerjik, coşkun, mutluluk verici gibi sıfatlarla anlatmak çok abes olmaz sanırım. Çünkü şarkıları, öyle prodüksiyondan, virtüöziteden, soundtan bahsederek parlatmaya imkan yok. Hatta bunlardan bahsettiğinizde albümü hakkettiği yerden aşağılara çekme riskiniz doğabilir. Yıllardır sizi her hafta sonu barda eğlendiren ve bu yüzden çok sevdiğiniz adamların nihayet yapmayı başardığı bir albüm gibi düşünün bunu. Bu albümü severek ve dinleyerek tüm rock-metal emekçilerine vefa borcunuzu ödemiş olacaksınız. Bunun ötesinde bir başucu albümü kazanacaksınız benden söylemesi.


Dead Congregation - Promulgation Of The Fall
Bu albümü Incantation – Onward To Golgotha ve Immolation – Failures of God’ın o zamanlarda bile yakalanamayan korkunç atmosferli bir kırması olarak görebiliriz. “Aman değişik ne yapabiliriz”, “orijinal olalım yahu” triplerine girmeden death metal’in en saf ve temiz haline yoğunlaşmış komşunun “Ölü Cemaat”i. Tabii ki grubun özgün yanları da var. Birincisi, ayin tadındaki uzun pasajları. Bu pasajlar genelde yavaş tempolu olsa da hızlıları da olabiliyor. İkincisi, şarkı arası geçişlerin albüme tek bir şarkı havası vermesi. Bu bir tek 4 ile 5 arası yok. Çünkü onlar farklı yüzlerin şarkısı (adamlar plak mantığı ile şarkı sıralamışlar, inceliğe bak!). Grubun davulcusu V.V. de çok özel bir adam. Bir el trampette presto takılırken, diğer el zile largo vuruyor ya da tam tersi (google’a bakınca tempoların latincelerini bulabiliyorsunuz, panik yok). Yavaş bölümlerde içi bayılanları düşünerek özellikle kicklerle yaptığı şeyler çok iyi. Ayrıca trampette hafiften bir St.Anger soundu olduğunu söyleyemeden geçemeyeceğim ki bundan sonra o albüme bok atacaksanız ona göre atın. Albüm harika, dehşet, olağanüstü, über... Umarım üçüncü albüm için de bir 6 yıl beklemezler. Yoksa Nigredo’daki oymalı kakmalı riffin Nazal Öncel’in “Erkeklerde Yanar’dan arak olduğunu cümle aleme açıklarım. “Napçaz şimdi aa!”


Misery Index - The Killing Gods
Bu albümün açılışı extreme müzik yapan tüm büyük gruplara meydan okumadır. Albüm geçen senenin en iyi albümü Surgical Steel’in açılış şarkısı 1985’e göndermeyle açılıyor. Siz “1985’ten beri bu işi yapıyorsunuz. Efsane oldunuz, ara verdiniz, tekrar ortaya çıktınız, konumuzu perçinlediniz. Ama biz de öyle bir albüm yapıyoruz ki başını çektiğiniz o büyükler liginin zirvesine adayız” diyorlar. Gerçekten de Misery Index bu albümle en başa adaydır. Grindcore, melodik death, old school death gibi türler bu albümün içinde çok iyi harmanlanmış. Kayda diyecek söz yok. Davul soundu duyduklarımdan en iyisi. Annemizin balkondan çırptığı halı sesine çok yakın bir ton. Daha ne olsun! Baslar öyle yırtık dondan çıkar gibi değil, davul kardeşiyle yaramazlık yapar gibi tınlıyor. Uzun lafın kısacası albüm tüm death metal tanrılarının çanına otu tıkıyor. Ayrıca plağını 45’lik basanın mekanı cennet olsun.


Black Anvil - Hail Death
Karşınızda her telden, yani black, thrash, speed, stoner/doom hatta post-rock tıngırdatan muhteşem bir albüm var. Youtube’ta denk gelmişsinizdir “bilmem kaç dakikada metal riffleri” gibisinden videolara. İşte bu albüm bunu bir saat boyunca çok güzel yazılmış şarkılarla yapıyor. Albümdeki harika rifflere imza atan iki gitar, sırtını makina gibi işleyen davul ve bas’a dayıyor. Bu yüzden davul ve bas albümün gizli yıldızı kesinlikle. Şarkıların genelde “yavaş bir giriş ve ardından vokalle beraber ana motifin çalınması” şeklinde, klasik heavy, thrash tarzında bir yapısı var Bu nostaljik hava da albüm için artı puan. Tabii şarkıların ilerleyen dakikalarında farklı atraksiyonların olması icra edilen türün vaka-i adiyesi. On numara albüm benden söylemesi. Albüm hakkında yazılar okurken bir takım zevatın albümü sevmediğini işittim, aklım almadı. Yok çok uzunmuş, sıkıyormuş vs. Bre utanmazlar bre arlanmazlar, ne dersiniz siz öyle! Salavat getirin (Osmanlıca), son duanızı edin (Türkçe), Hail Death (İngilizce) ulen!


Crowbar - Symmetry In Black
Crowbar ve Kirk Windstein hakkında uzun laflara gerek yok. Yıllardır aynı kaliteyle vucudumuzun endorfin, serotonin gibi hormonları salgılamasına yardımcı oluyorlar. Kirk’ün rifflerini ve sesini duyup da duygudan duyguya koşmamanın imkanı yok. İşte son albüm: Crowbar’ın özeti Walk with Knowledge Wisely, duvar yumruklatan A Taste Of Dying, ağlatan Reflection Of Deceit ve The Foreboding, kudurtan Ageless Decay, zıp zıp zıplatan Teach The Blind To See... Genelde albümlerin temposunu aksatan, atmosferin içine eden slow zımbırtılardan çok hoşlanmasam da Amaranthine’e bile hasta oldum. Tüm şarkılar enfes. Bu nasıl bir istikrar, bu nasıl bir bağlılık. Gitarın olayım çal beni Kirk baba!


Rival Sons - Great Western Valkyrie
Bu albüme bu sene çıkan Blues Pills’in (onunda sırası gelecek) ikizi diyebiliriz. (Mutlaka üçüz, dördüz, beşiz... buluruz, ayrı konu). Bir ara kulağımıza tecavüz eden grupların efendisi Earache’in son evlatlarından. Şimdi ortalığı bunlar kasıp kavuruyor malum. Bu albümde (Blues Pills’e göre) enstrümanlar biraz daha önde. Gitar soloları ve özellikle keyboard atraksiyonları daha çok hacim kaplıyor. Bu da albüme daha saykodelik bir hava veriyor. Bakalım rockın ölmediğini kanıtlama çabaları nereye kadar devam edecek. Serzeniş mi? Böyle albümler çıkaracaksa bu süreç, şikayete gerek yok diye düşünüyorum. Rich and Poor’a dikkat!


Tombs - Savage Gold
Path of Totality’i şöyle bir dinleyip beğenmediğimi hatırlıyorum. O albümdeki sound ile iç dışlı olmak biraz konsantrasyon gerektiren bir şeydi ama benim sudan çıkmış balık halim hiç öyle şeyler için uygun değildi (yeni baba olmuştum). Ama bu sene çıkan Savage Gold daha ilk şarkıdan itibaren avcuna aldı beni. Şarkı yapısı benim bir kenara attığım Path of Totality’den çok farklı olmasa da sound açısından Savage Gold bana göre bir iki gömlek iyi. Önceki albümün distorjını bol garaj soundu yerine daha pırıltılı bir gitar, daha tok bir davul ve kontrabas gibi tınlalayan bir basla oluşturulmuş rafine bir sound gelmiş. Melodi açısından da bu albüm bir tık ötede. Yer yer bu melodiler yüzünden Rotting Christ dinlerken girdiğim duygusallığa kapılıyorum. Bütün bu mainstreame yaklaşma durumları albümün yılın en iyi extreme işlerinden biri olmasını engellemiyor. O vokaller, blast beatler ve tremololar ne kadar mainstream olabilir ki. Dedelerinizin mezar taşları daha popüler olabilir bu aralar ama Tombs’un "vahşi altın"ına değerini vermek şart. Gerçi kahvesi çıkmayaydı iyiydi ya neyse!


Popcaan - Where We Came From
Geçen sene benim pek çok sevdiğim ama müzik eleştirmenlerince pek tutulmayan bir Snoop Dogg (Snoop Lion) albümü vardı: Reincarnated. Dancehall lafını ilk o albümle duymuştum. Bu sene de yılın dancehall albümü bu dendiğinde balıklama atladım Where We Came From albümüne. Neredeyse hemen hepsi 4/4’lük aheste ritmlerle yazılmış çok güzel söylenen nameli rap var elimizde. Kendine eşlikçi arayan bir müzik. Şarkıları, karı-kızdan bahsedenler ve sosyal içerikli olanlar diye ikiye ayırabiliriz. Sosyal içerikli olanlar boktan dünyamıza dikkat çekip kurtuluşa dair umut içeren şarkılar. Bu pozitif duruma pasifist bir yoldan gitmeyi tercih ediyor Popcaan (Andrae Jay Sutherland). Zaten albüm kapağındaki dua eder hali ve “one day we will be free at last” diyen açılış şarkısı “Hold On”un kilise çanına benzer bir sesle giriş yapması çarenin nereden beklendiği hakkında ipucu veriyor. Şarkılar öyle ya da böyle eğlenceli. Özellikle Jamaika İngilizcesi çok komik. İster içkinizi yudumlarken ufak ufak sallanın, ister güzel güzel dans edin... Ama n’olur dua etmeyin.


White Lung - Deep Fantasy
İlk görüşte aşkı bilmem ama ilk duyuşta olanını biliyorum: İşte bu albüm. Punk diyelim yapılan müziğe ama siz bütün “post”ları kullanıp bir tür söyleyebilirsiniz. Hatta ben şansımı deneyip black metal lafını bile kullanabilirim burada (I Believe You, Sycophant). İlk saniyelerinden itibaren tutulduğum bu 22 dakikalık kısacık albümde müziğe doyuyorsunuz. Aslında doymuyorsunuz çünkü albümü arka arkaya 3-4 defa dinlemek işten değil. Gitar virtüözlerini hiç sevmem. Bu albümdeki gitar işlerini duyduktan sonra onlara “gitar böyle çalınır lan ayılar” diyerek sevgisizliğimi bir kez daha kusuyorum. Ablamızın vokaline ise diyecek laf yok. Sadece hırçın değil. Aynı zamanda kontrollü de. Şarkı söylemesini çok iyi biliyor. Snake Jaw ve Face down’u dinleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Sert, agresif, coşkun ve yetkin bir müzik istiyorsanız tam size göre bir şey Deep Fantasy. Kesinlik senenin en iyilerinden.


Mastodon - Once More Round The Sun
Daha önce Mastodon’a ısınamadıysanız grup üyelerinden size dev fırsat! The Motherload, High Road, Once More Round The Sun, Feast Your Eyes, Ember City, Halloween gibi şarkıları olan, içine kolay girebileceğiniz, dinlemesi zevkli, atmosferi daha aydınlık bir albüm yapmış abiler. Zaten bunun işaretleri The Hunter ile verilmişti. “Curl the Burl” gibi harika bir şarkının izinden gidecekleri hem ortadaydı hem de benim istediğim bir şeydi. Müzikal atraksiyon konusunda deha olduklarını kanıtladıktan sonra hafızalara kazınacak şarkılar yapmak, bir rock star olmak onların en doğal hakkı. Kaldı ki burada bahsettiğimiz “kolaylık” yine de bir Mastodon düzeyi. Sadece çok katmanlar yerine, daha çizgisel ilerleyen, şarkı gibi şarkılar var. Ustalık kaybolmuş değil. Zira ustalığın bir göstergesi de beyne kazınacak “basit”şarkılar yapmak. Ben bu albümü hem “basit” şarkıları için hem de şarkılardaki küçük sürprizler için sevdim. The Motherload’taki Troy Sanders’ın söylediği bridge kısmındaki kilise orgu gibi tınlayan gitar, Asleep In the Deep’teki şarkının sonlarına doğru gelen solodan önceki ana riffe eşlik eden efekt (benzeri Ember City’de de var) ya da Aunt Lisa’da üçüncü dakikada gelen gothic vokal ve ardındaki pon pon kız tezahüratı gibi ilginçliklerden bahsediyorum. En iyi Mastodon albümü değil belki ama benim öğle sıcağı altında kavrulan arabada unutarak plaklarını yamulttuğum bu albümün, Mastodon’un artık festivallerde güneş altında çalmamasını sağlayacağı çok açık. Kapaktaki rengarenk canavarın rüyalarınıza girmesi dileğiyle.



Goatwhore - Constricting Rage Of Merciless
Fazla söze gerek yok: Muntazam bir blackened death/thrash albümü. Bir tanesi hariç şarkılar 3,5 dakika civarı, tam ideal sürede (süre mühim arkadaşlar). Gayet gaz şarkılar, güzel prodüksiyon. Yeni şeyler duymak isteyenlere pek bir şey vaadetmeyen ama baştan sona çok büyük zevkle dinlenen bir albüm.


Blues Pills - Blues Pills
Bazı albümler kapaklarıyla çeker insanı. Bu albümün kapağı da bu cinsten. China Mieville’in Perdido Sokağı romanındaki yaratıkların, kanatlarını açtığında ortaya çıkan renk cümbüşünden aklı giden insanın yaşadığını yaşıyor insan. Ağzımız açık, salyalarımızı akıtırken, kapaktaki renkler seslere dönüşmek üzere kulağımızdan içeri giriyorlar. Albüm günümüz retromaniasının örneklerinden biri. Yetişemediğimiz 60-70’lere yapılacak yolculuklar için kaydedilen şarkılar (haplar) blues rock, saykodelik rock, hatta yer yer heavy metal halüsinasyonları yaşatıyor bize. Solist ablanın sesi çok güçlü. Grubun adındaki “Blues” bu ablanın şarkı söyleyişinin altını çiziyor gibi. Şık albüm. Favoriler: High Class Woman (adıyla olsun içeriğiyle olsun albümün özeti), Ain’t No Change, Devil Man ve Gypsy.


Panopticon - Roads To The North
Panopticon bu sene keşfettiğim en güzel şeylerden biri. Kentucky isimli nefis ötesi albümüne sene başında denk geldim ve “bu nasıl bir black metaldir böyle” şaşkınlığıyla albümü defalarca dinledim. Blackgrass (black metal+folk/country) diyebileceğimiz müziğin yanında albümün maden işçilerinin hayatını anlatan konsepti de takdire şayan: Dear miner, they will slave you till you can't work no more. / And what'll you get for your living but a dollar in the company store? / A rundown shack to live in, snow and rain pours in the top. / You have to pay the company rent, your payin' never stops. / I am a coal miner's son. I'm sure I wish you well./ Let's sink this capitalist system in the darkest pits of hell.
Bu albümle haşır neşir olurken yeni albümün haberi geldi. Büyük merakla albümü dinledim ve çok beğendim. Albümün açılış şarkısı karda yürüyen birinin ayak sesleri ve ona eşlik eden rüzgar ve kurt ulumaları ile başlıyor. Ardından gelen davullar (albümdeki davullar çok canlı tınlıyor) ve keman eşliğinde klasik bir melodik black metal riffi kuzeye doğru yolculuğa esas startı veriyor. Arkadan gelen bölüm ise bildiğimiz melodik death metal. Sonra yine black, yine death. Bir ara yavaşlayan tempoyla beraber post-rock, shoegaze sularında gezmeler vs. İlk şarkıdaki bu yapı (aynı sırayla olmasa da) hemen hemen albümdeki tüm şarkıların yapısıyla örtüşüyor. Austin Lunn (Panopticon dediğimiz tek kişilik bir projenin sahibi) albümde gerek intro şeklinde gerekse tek başına bir parça olarak, büyüdüğü toprakların müziğini kullanmış. Bildiğimiz Amerikan folk müziği bu; banjolu, mandolinli, kemanlı... Ayrıca şarkılar bol miktarda gitar solo içeriyor. Atmosferi sağlamlaştıran hızlı kaotik sololar bunlar. Albümde o kadar çok malzeme var ki ne kadar dinlerseniz dinleyin hep duyacağınız yeni bir şeyler buluyorsunuz. Bu solcu gence kulak verin. Hem müziğiyle hem de hayata karşı duruşuyla ilgiyi fazlasıyla hakediyor.


Belphegor - Conjuring The Dead
Bir kere albümdeki gitar ve davul soundunu (birlikte) çok sevdim. Çok metalik tınlıyorlar. Kayıt kuyut işlerinden zerre kadar anlamam ve bu albümün prodüktörü bana “abi şimdi bu adamlar delikli saçtan yapılmış bir kutunun içinden çaldılar, dışarı çıkan sesi kavanozladık dese” gıkım çıkmaz, ağzım açık dinlerim. Bu süzülmüş seslerin kaydı da çok temiz. Orta ve hızlı tempolu şarkılarla çok güzel bir dinlenebilirlik yakalanmış. Bütün şarkılar yağ gibi akıyor ama Conjuring the Dead, Black Winged Torment, Flesh, Bones and Blood favoriler. Bir arkadaşın dediği gibi “bana böyle death metalle gelin”.


Take Over And Destroy - Vacant Face
Böyle her türden bir şeyler barındıran albümlerden bahsetmek çok zor. Bu albüm de onlardan biri. Aklınıza gelebilecek her türlü varyasyon denenmiş: Black metal, hordcore-punk, klasik rock, gothic rock, thrash, (Dominance Shift şarksının Hell Awaits’vari girişini duyunca anlayacaksınız), hatta nefret ettiğiniz Ghost tarzı occult rock/metal... Ne ararsan artık. Fakat şarkılar bulamaç tadında değil de usta bir aşçının elinden çıkmışçasına leziz. Albümün anahtar elementi ise org. Zaten albümü sevip sevmeyeceğinize neden olacak şey de bu org. Vokal 90’lar doom metal sevenlerin hoşuna gidecektir. Bence bu senenin hatırı sayılır işlerinden. Söz, albümün ağır toplarından Terminal Burrowing'de.


Aphex Twin - Syro
13 sene sonra gelen Aphex Twin albümü için beklentilerin çok büyük olması normal. Ama karşınızda hiç bir şey ispatlamak zorunda olmayan biri var. Zamanında her türlü atraksiyonu denemiş bir insanın biz ölümlülere bir lütfu olmuş Syro. Albümün baştan sona her anıyla dinlenebilirliği en üst seviyede. Aşırı melodik. Her şey dozunda. Sizi uçuracak Vordhosbn (Drukqs), Alberto Balsam (I Care Because you Do) ve Nannou (Windowlicker) gibi şaheserler ya da breakcore-jungle ritimler üzerine yaylıların döşendiği 4, Girl/Boy Song (Richard D. James album) gibi havalı şarkılar ya da Come to Daddy (Come to Daddy) ve Ventolin (I Care Because you Do) gibi beyin delen şarkılar yok. Richard D. James bu albümde ses ve beste sprectrumun ortalarında ustaca bir gezinti yapmış. Belki albüme Selected Ambient Works’ün daha modern hali diyebiliriz. (Ulan hep böyle uzun yıllar ara vermiş bir sanatçının yeni çıkanını eskilerle kıyaslayarak mı geçecek ömrümüz.) Sonuçta harika bir albüm “Yıllardır beni takip ederek yoruldunuz. Alın bunu, çok yorulmadan keyifli bir müzikal deneyim yaşayın” diyen Richard D. James’a kulak vermek şart.


Tove Lo - Queen Of The Clouds
Asi ruhlu kadınlar önce blues'la ardından rock'la takıldıktan sonra, günümüzde -belki de Madonna’yla başlayarak- pop müzikle iştigal etmekteler. Bu kötü kızımız da İsveç’ten. Içmeyi, uyuşturucuyu, sevişmeyi çok seviyor. Bunları magazin sayfalarından değil yaptığı albümden öğreniyoruz. Albüm Sex-Love-Pain isimli üç bölümden oluşuyor İlk bölümde ablamız, sesindeki tüm işveyi kullanarak “We’re not forever, You’re not forever, We are just timebomb” özetli şarkılar söylüyor (düşmanıma vermiye). Love bölümünde tempo düşüyor, ablanın sesinin farklı renklerini duyuyoruz. Tema “her türlü severim oluyor”. Albümü Pain ile bitiriyoruz. Son bölüm bize seks-aşk-acı sıralamasının ne kadar doğru olduğunu kanıtlar nitelikte. Samimi bulmak dinleyiciye kalmış bir şey fakat ablamızın bu tavırları albümün catchy şarkılarıyla birleşince ortaya defalarca dinleyeceğiniz bir ilk albüm çıkıyor. Takipte kalmak farz ve fakat bu aralar ses telleriyle ilgili problemleri varmış. Nazar değdi galiba 


Ex Hex - Rips
“If you listen close, you might hear the sound / Well, i would never let you down” diye başlıyor albüm ve 35 dakika boyunca başta verdiği bu sözü tutuyor. Bir gitar, bir davul ve bir bastan rock’n roll için ne beklenirse bu albümde bulabilirsiniz: Melodi, eğlence, canlılık, basitlik... Eksiği yok fazlası var. Böyle albümleri dinledikçe, müziklerini daha kompleks, daha alengirli, daha sanatsal yapacağım diye kasanlara daha çok acıyorum. Sallan ve yuvarlan... Başka şeye ne gerek var!


Horrendous - Ecdysis
Synthesizer açılışı, ardından gelen gothic metal riffi ve fısıldamalar... Hani death metal nerede? Ancak, yaklaşık 2 dakika oyalandıktan sonra ortam şenleniyor “The Stranger”da. Böyle “tuhaf” bir açılışı var şarkının ama geri kalanı da ipucunu veriyor: Albüm old school/melodik death metal ama sürprizlere hazırlıklı olun. Bu sürprizlere progressive dokunuşlar diyebiliriz. Mesela “Weeping Relic” şarkısında “I’m purified, prufied...” hönkürmesiyle birlikte gelen acayip bölüm ve arkasındaki yavaşlama ya da Resonator’ün Atheist’vari son bölümü gibi şeylerden bahsediyorum. Tüm şarkıların kompozisyonu bu şekilde diyebiliriz. Albümde iki adet de enstrümantal şarkı var. Biri gereksiz bir akustik gitar abuklama (The Vermillion), diğeri ise çok banal bir heavy metal şeysi (When the Walls Fell). Bu ikisi bütünlüğü bozsa da albümün çok iyiliğine halel getirmiyor. Ne yalan söyleyeyim birkaç dinlemeden sonra “keşke bu albümü At The Gates yapsaymış” demiştim. Ama artık demiyorum ve Ecdysis'i biraz torpille yılın en iyi metal albümü ilan ediyorum.


Menace Ruine - Venus Armata
Albümdeki bütün sesler bozulmuş, temiz hiçbir şey duyamıyorsunuz. Açılış şarkısındaki kilise çanı bile distorjınlı. Ama buna karşın diğer sesler nasıl bozulmuşsa, vokal de bir o kadar temiz, berrak. Alıyor götürüyor insanı. Altyapı tamamen vokalin emrinde. Kendini fazla öne çıkarmadan, herhangi bir melodi içermeden monoton bir şekilde akıp gidiyor. (Belly of the Closed House’u tenzih ederim. O şarkıda enstrümanlar önde ve aynı zamanda vokalde bir tuhaf. Double tracking var diyola.) Grubun diğer albümlerini bilmem fakat bu kesinlikle bir vokal albümü. Birazcık cazırtıya cuzurtuya katlanırım diyorsanız kendinizi bu nefis sesten mahrum etmeyin. Cazırtının cuzurtunun da hastasıyım diyorsanız hiç kaçırmayın derim. Tabii deneysel bir şeyle karşılaşacağınızı unutmayın.

,
Cannibal Corpse - A Skeletal Domain
Cannibal Corpse çizgisini, istikrarını Overkill gibi bozmayan gruplardan. İkisi de 2 senede bir albüm çıkarıyorlar ve bu albümler çok öyle çığır açan işler olmuyor. Bu sene CC ve Overkill’den beklendiği üzere albümler geldi. Overkill tam beklediğimiz gibi çıkarken CC bir deprem yarattı adeta. Evet, albümün gezindiği sular yine pek değişmemiş ama bizim yamyamlar her türlü akrobasiyi çekmişler şarkılarda. Baştan sona bir tek sallama şarkı yok albümde. Hepsi demlene demlene, tavşan kanı misali şarkılar olmuş. Albümün en düz şarkısı Asphyxiate to Resusucitate bile o kadar iyi düzenlenmiş ki hipnotize edici etkisiyle adeta minimal death metal örneği olmuş. Kelimelerle değil tek bir ünlemle anlatılacak bir albüm: Ohaa!


Anaal Nathrakh - Desideratum
Anaal Nathrakh nevi şahsına münhasır (Sui Generis) bir grup. Bunu black-grindcore ve endüstriyel karışımı, agresif ama bir o kadar da melodik müziğine borçlu. Bir de müziğe yedirdikleri elektronik öğeler var. Son Desiteratum albümü bir önceki Vanitas’tan pek farklı değil. Sadece temiz vokaller biraz daha fazla, endüstriyel (elektronik) bölümler daha az denilebilir. Albümü çıktığından beri birçok kez dinledim. Sıkılmak mümkün değil. Her türlü çeşitlemeyi yapan bir vokal ve biraz önce bahsettiğim müzik bu albümü daha çok kereler dinletecek, orası belli. Albümün tek dezavantajlı yanı temiz vokalli bölümlerin birbirine çok benzemesi. Belki temiz vokal miktarı bir önceki albümle aynı tutulabilirdi. Vanitas bir boy önde de olsa Desideratum her türlü bu senenin en güzellerinden. Bir de Nightbringer’ın Ego Dominus Tuus isimli çalışmasına bakın bahaneyle. Nedense bu iki albümü kardeş ilan edesim var.


Run The Jewels - RTJ2
Bomba gibi, fişek gibi, zıpkın gibi, dipçik gibi; masada önüne konulan tüm yemekleri ana-babanın gazıyla bitirmiş çocuğun o gazla yerinde duramaması, hop oraya hop buraya zıplaması gibi. Albüm boyunca güçlü baslar hoparlörden yüzünüze yüzünüze çarparken, ikilinin uzun sorulu uzun cevaplı paslaşmaları yakıyor ortalığı. Hele bir Zac De La Rocha’lı Close Your Eyes var ki... İster arabanızın kıçını ister kendi kıçınızı hoplatmak için birebir.


At The Gates - At War With Reality
Bu senenin güzel ve de çok tartışılan albümlerinden. Seveni de var, sevmeyeni de... Elma ve armut misali Carcass’ın geçen seneki dönüş albümü Surgical Steel ile karşılaştırıldı ve ona göre sönük bulundu. Bakalım: Albüm introsuyla birlikte muhteşem 4 şarkıyla başlıyor. bunların ardından gelen iki şarkı biraz can sıkıcı. Sonra Order From Chaos gibi egzantrik bir şarkı ve muhteşem solosuyla The Book Of Sand sizi tekrar diriltiyor. Tek bir melodi ve ritim üzerine kurulu The Head Head Hydra, estrümantal City Of Mirrors, thrash riffleriyle bezeli Eater Of Gods ve Upon Pillars Of Dust vasat üzeri şarkılar. Kapanış şarkısı ise albümdeki en sevdiğim şarkı oldu. Diğer şarkıların aksine ayrıntısı bol, geçişli bölümleri olan muhteşem bir şarkı. Sonuçta basit bir matematik hesabıyla elimizdeki albüme iyi not verebiliriz. Art arda çıkardığı biri mini olan olan iki albümle bir anda büyüyen ve tabiri caizse “yutup yutup kaçan” bir grup, 20 sene sonra bundan daha iyisini yapamazdı diye düşünüyorum. Konserde görüşmek üzere.


Giant Squids - Minoans
Giant Squid, 2009 tarihli The Ichthyologist albümüyle radarıma girdi. Sludge tarzı bir albümdü ama çello, banjo gibi farklı enstrüman kullanımıyla, doom etkileşimleri ve harika (kadın/erkek) vokalleriyle diğer örneklerden açık ara öndeydi. İşte o muhteşem albümün yaratıcıları araya bir EP sıkıştırdıktan sonra yeni albümleri ile karşımızdalar. Bu albüm, bahsi geçen albüme göre daha ağır, daha köklerde, daha bütün bir albüm. Zaten konsept bir albüm ve konu Girit (Minos) Uygarlığı’nın yok oluşu. Neşeli bir konu değil yani. O yüzden şarkılardan tutun da sounda ve vokallere kadar her şey karanlık. Çok yaygarası yapılan bi grup değil Giant Squid. Youtube'ta bile bu albümünden şarkı bulamadım. Atlamanız kolay. Ama artık haberiniz var. Sizi Iron Maiden – Innocent Exile bası girişli ve Portishead efektli Sixty Foot Waves şarkısıyla baş başa bırakayım.


Cavelera Conspiracy - Pandemonium
Cavelera kardeşlerin beni şaşırtan albümü. Daha öncekileri üstün körü geçiştirmiş olmamın sebebi albümlerin yavanlığıydı. Aynı yavanlığı Soulfly’da da görüyorum ya neyse! Bu albüme şans vermek herhalde bu sene müzik için yaptığım en hayırlı şeylerden biri oldu. Kill’em All’u ilk dinlediğimde o toy halimle bu “ne biçim gitar” dediğim anı yaşadım albüm başlar başlamaz. Davul cambazı Iggor gitmiş yerine drum machine ruhsuzluğunda biri gelmiş. Gitar soloları ise kulak yırtan cinsten. Kayıt da özellikle “pis” yapılınca ortaya “stil oğlu stil” bir albüm çıkmış. Biraderlerimiz bu albüme “Fuck that Groove” diyeceklermiş neredeyse, ama biri bunlara “oğlum tamam albüm hayvanlar gibi hızlı ama bir o kadar da groovy, napıyorsunuz siz!” demiş olacak ki insanlık emek-sermaye çelişkisinden sonraki en büyük çelişkiden kurtulmuş. Apex Predetor ve Not Losing the Edge en favoriler. Tepe tepe dinleyin.


Dels - Petals Are Fallen
İlk olarak kapağıyla ilgimi çeken albümlerden biri oldu Petals are Fallen. Ama hemen ilk şarkısıyla, elektro camiasında popüler olan ve artık kabak tadı veren post-dubstep ya da neo soul (bkz. Jamie Woon, James Blake, Mount Kimbie, Luke James) tadını almamla hayal kırıklığına uğradım. Fakat bu 2:24’lük bir blöfmüş ve ben iyi ki bunu yememişim. Ardından gelen havalı keyboard meğerse güzel bir rap albümünün asıl açılış şarkısının (Fall Apart) ana temasıymış. Ama bir nevi haberci olan bu melodinin benzerlerini diğer şarkılarda bulmak zor (yine şaşırtmaca). House of Commons’daki cıvıltılı seslerle bezeli Afrika ritmleriyle, You Live In My Head’in Burial’vari dubstepiyle ve elektronik müziğin varyasyonlarının oluşturduğu altyapısıyla farklı bir şeye dönüyor albüm ve buna “alternatif hip hop” diyerek olayı kurtarıyoruz. Bazı şarkılardaki hatun eşlikçiler şarkıları daha bir mainstream hale sokuyor. Üzerinden birkaç defa geçilmesi gereken bir iş. Meraklısı kaçırmasın. Meraksızı da “ulan niye merak etmiyorum ben böyle şeyleri” diye düşünsün bakayım.


Röyksopp - The Inevitable End
“Kaçınılmaz Son” Norveçli elektronik pop ikilisinin son albümü. Bildiğimiz anlamda bir son olsa üzülmeyeceğim ama bu son, ikilinin bundan sonra müzik yapmaya devam edeceğini ama “albüm” yapmayacağını vurguluyor. Eğer müzik endüstrinin ihtiyaçlarına göre bu kararı alacak grup/sanatçı sayısı artarsa biz arşivcilerin/koleksiyoncuların keyfi kaçacak gibi. Albüme gelecek olursak, Röyksopp bildiğimiz tarzlarının biraz dışına çıkmış. Örneğin ilk albüm Melody A.M.’den beri korunan melankoli/neşe dengesi bu albümde melankoli lehine bozulmuş. Ayrıca albüm diğerlerine nazaran daha fazla vokal içeriyor. Bu iki unsur albümü epey karanlık yapmış. Belki de albümün eleştirmenlerce ortalama bir puan almasının nedeni bu aşırı melankoli. Ama ben çok sevdim bu durumu. Albümün hitleri Save Me ve daha önce yayınlanmış olan Monument ve Running to The Sea. Ama esas albümün havasını yansıtan açılış şarkısı Skulls, You Know I Have to Go, Rong, Compulsion gibi şarkılar.


Machine Head - Bloodstone & Diamonds
 Bir önceki Unto The Locust ile gönülleri fetheden Machine Head’in bu seneki albümü de olmuş dedirtti. Albüm, nispeten farklı Unto the Locust’un (kemanlar, vokal çeşitlemeleri, melodik gitarlar) üzerine bildiğimiz eski Machine Head (breakdownlar, thrash riffleri) oturtularak yapılmış. Bir nevi bugüne kadar tüm denenenlerin ustaca harmanladığı bir olgunluk albümü olmuş Bloodstone & Diamonds. Beğenmeyen çarpılır. Yalnız albümle ilgili iki şey var sevmediğim. Biri şarkıların fazla uzun olması. Albümden gönül rahatlığıyla 10-15 dakika kırpılır. Mesela Sail Into Black’in güzel ilk bölümü daha kısa yapılıp, Damage Inside tamamen çıkartılabilirmiş. Diğer sıkıntı ise davulcunun ataklarındaki “tom”lar. Dream Theater mı dinliyoruz kardeşim! Bu kadar kusur kadı kızında da olur diyor, Rob kardeşimizin başarılarının devamını diliyorum. 


Foo Fighters - Sonic Highways
Dave Grohl için rockn’ roll memuru diyebiliriz. Bunu hem istikrarı için söylüyorum hem de çok etliye sütlüye bulaşmadan yaptığı şarkılar/albümler için. Adam Nirvana olayı biter bitmez grubunu kurdu ve bugüne kadar gayet ortalama ve bazen ortalama üstü işler yapmaya devam ediyor. Bir önceki Wasting Light albümünün hastası olarak Sonic Highways’den çok şey bekliyordum. Hele Something From Nothing’i duyunca “amanın acayip bi’şey geliyor” dedim. Fakat albüm ilk başta beni hayal kırıklığına uğrattı. Açılış parçası ve Outside dışında vuran şarkı olmadı. Ama dinledikçe diğer şarkıları da sevmeye başladım (aman ne kadar ilginç). Gaz ötesi Feast and the Famine, sanki bir Pearl Jam şarkısı Congregation, piyanolu rockn’ roll What Did I Do/God As My Witness, tam bir konser şarkısı borazanlı In the Clear beni albümün müptelası ettiler. 



0 comments:

Yorum Gönderme