Dubstep'çilere selam, gollere devam!

Daha önceki girilerden de mama takipçilerinin aşina oldukları 2000'li yılların bize en heyecan veren janrlarından dubstep'ten vurmaya devam ediyoruz. Aslında işin derinine indikçe yanından geçtiğimiz sulatı mağaralarında evvela drum'n'bass temellerini , yanında 90'lar idm'inin seyrek kalıntılarını , UK Garage'cı çocukların terk edilmiş sualtı gözlüklerini görebilmemiz mümkün..Ha bana o kadarı yetmez daha da derine inelim derseniz , tabi ki önce Dub sahnesini ardından da 30-35 senelik Reggae kalıntılarını bulmak içten bile değil....Son iki yılın "olay"ı , güzeller güzeli Burail'ı bir kenarda tutarsak (ki kendisine hemen Thom Yorke , Bloc Party , Björk gibi büyük isimler kancayı takmış , haberlerini aldık) çok fazla da "superstar" isim çıkmaması , işin genel olarak 80'lerde yaptığımız gibi elden ele çoğalan kayıtlardan ve remix plaklarından (bu kadar ilgiye rağmen) hala bir nebze underground yürümesi şaşırtıcı ve sevindirici. Bu bakımdan şu meşhur DoItYourself (DIY) düsturu ile WhatYouSeeIsWhatYouGet (WYSIWYG) tuhaflığı arasında içimize doğru gidip geliyor hala Dubstep. Ve bu gidip gelmeler arasında da en büyük payı bunun gibi toplamalarla işin "ağır" özetleri oluşturuyor. Hepberaber söylüyoruz : I Don't Like Dubstep , I Love It ! (hızlı hızlı : I.D.L.D.I.L.I!)

Ping Pong

Shawn Lee'nin Ping Pong Orkestra'sı bizi yine sıcak kollarına alıyor havaların yavaştan soğuduğu şu günlerde sevgili mamacılar. Londra menşeili bu güzel groovy-neo-funk badileri bu sefer yaklaşan noel için bir albüm kaydına girişmişler. Modern Funk 'ın Nu Jazz ile birleştiği o erojen bölgelerden dem vurmuşlar. Buyrun, yaklaşan yeni yıl partisinde neler çalalım derdinden kurtulun.

300x3001

Project adamları onlar hep...

Başka şehirlerde hatta başka ülkelerde -kısıtlı olacağını bildiğim bi süre dahi olsa- yaşamama rağmen , hayattaki bazı enstrümanlara geç kalınmışlığın verdiği bozuk süt tadı veren hissiyatlarla beraber , ilk defa ciddi bir sayfanın açılması eşiğinde hissettiğim şu son birkaç günün soundtrack'i : Gotan Project 'in gecikmeli canlı kaydıdır "adsız mamacı"lar. Debutları ile ana akım içerisinde de hatırı sayılır bir sarsıntı yaratan ve "abi bu albüm de hiç eskimedi be!" klasörüne giren bir işe imza atan Gotan Projecileri , geride bırakmaya can attığımız 2008 senesinde nihayet çift CD'den oluşan albümlerini raflara koydular; biz de mama kıvamına getirmeden duramadık tabi. Steril , pastörize günlük AOÇ sütü gibi bu nihayetinde : ister kahvenize katın , ister sek için , ister uykudan evvel ister uyanınca..Hiç fark etmez. Süt bu. Başka bir hayat söz konusu olan. Başlayacak olan. Gotan Project bu.
db0f9c735cbfce6ec758f61c0b7adb78_full

Cep'te.

Yaşadığım şehrin 1990’lı yılların başlarından itibaren oluşturulmaya başlanmış “çeper” uydu kentlernden birinde oturmam; ve toplu taşım araçlarında uzun müddetler seyahat etmek zorunda olmam sebebiyle “taşınabilir müzik” kavramını birinci elden deneyimlemek mümkün oldu.
Yolculuk esnasındaki müziğin, durağan “pasif” dinleyişten bazı farkları olduğu bir gerçek ama belki de hiçbiri o geceki “son otobüs”ün arka tarafında olanlar kadar belirleyici olmamıştır.
“son otobüs” genelde safi masküler ve saf alkol dolu. Yolun nispeten engebe ve virajsız oluşu , uzunluğundan kaynaklı kurtarmıyor mide bulantılarını. Onlardan biri; şarkı aralarında arka koltuktan gelen konuşmaya kulak misafiri olmamla başladı. Dış görünüşü ile Olabildiğine “tahmin edilebilir” bir adam, paltosunun sağ iç cebinde snickers , sol iç cebinde ise bir cep kanyağı ile yolculuk ediyor. Dinlediğim müziğe anca “insan konuşması sesi” sample’ı olabilecek derecede işitebildiğim bir muhabbet de var tabi yanındakiyle. Bir snickers’ın hışırtılı açılışını , ardından cep kanyağı kapağının dönüş sesini duyuyorum , bir kulağımdaki müziği. Hepsi karışıyor, hepsine karışıyoum. Yol bitmiyor.

Snickers ve cep kanyağı.

Bazı müzikler cep kanyağının yanındaki snickers bu hayatta ; bazıları ise snickers’ın yanındaki cep kanyağı.

from wroclaw, with love and squalor

wroclaw güzel, rahat, hijyenik bir polonya kenti.. kenti vakt-i zamanında ardı ardına istila etmiş ruslardan ve almanlardan nefret eden insanlar, lüzumundan fazla sayıda katedral, saat gibi işleyen altyapı hizmetleri ve komünist dönem kalıntısı "kasvetli modernist mimari" örneği toplu konutlarla; şahane biralarla, manyana'daki zubrowka (jubrufka diye okunur bir votka çeşidi) + apple juice kafasıyla, deri ürünlerin bizdeki dösim muadili devlet teşebbüsü mağazalardaki ucuzluğuyla hatırladığımız kentten meğer bir nu-jazz ikilisi de çıkmış. hatta öyle bir çıkmış ki; kendilerini demodur, ep'dir bir iki işten sonra ninja tunes'un uzattığı bir sözleşmeyi kanlarıyla imzalarken bulmuşlar. biz gittiğimizde onları orada bulamamıştık, herhalde patron yemeğe filan çağırmıştı.


skalpel


skalpel, geçen yüzyılın ikinci yarısında polonya jazz klüplerinde olan bitenleri koklatan düzenlemeleri ile wroclaw'dan bildiriyor. biz de f.e.'ye teşekkürlerimizi iletiyoruz.

Harikalar Diyarı'nın Alice'i.

Alice Russell ile ilk olarak Tru-Thoughts etiketli bazı mühim kayıtlarda , mesela Quantic ve Quantic Soul Orchestra projelerinde konuk sanatçı olarak tanışmıştık 3-5 sene evvel. Klasik Jazz ve daha da mühimi Soul kökenli olduğu her türlü dokunuşundan belli olan bu "beyaz kadın"ın kendi ağzından söylediği etkilenimler de hatırı sayılır hani : Minnie Ripperton, Eva Cassidy, Stevie Wonder, Chaka Khan, Aretha Franklin ve Jill Scott.






Ana akımın ilgisini solo albümlerinden evvel Nostalgia 77 ile kaydettiği White Stripes güzelliği "Seven Nation Army" ile çeken Alice , 2004 yılında Under The Munka Moon , 2005'te My Favourite Letters , 2006'da ilk plaktan arta kalanlar ve remixlerden oluşmuş Under The Munka Moon II ile gönül raflarımızdaki yerini patır patır almıştı. Şimdi de sırada uzun müddettir beklenen yeni solo albümü Pot of Gold. Bu ay içerisinde çıkan albümün prodüktör koltuğunda da yakından tanıdığımız güçlü bir referans TM Juke oturmakta ki , bu da bize cuk oturmakta.
folder1
Her ne kadar her türlü müzikte masturbatif enstrümantalizm ( lö virtüözite) den şiddetle kaçınıp , olayın "sound"una ve daha da önemlisi "ruh"una bakmak seçimimizse, bu vokal performansları için de geçerli tabi ki. Açık söylemek gerekirse Russell 'ın bu tuzağa düşmediği zamanlar en keyifli zamanları. Ha burdan arada sırada bu tuzağa düştüğü sonucu da çıkar ki , bu da rastlarsak eğer , kendisine ileteceğimiz en samimi meram olur diyelim.

Alice Russell 'ı seviyoruz , arada kaçan kaybolan ama eninde sonunda geri gelen kediyi sever gibi.

kara panterler'in anası sizlere ömür!

miriam makeba.. geçende italya'da mafyanın tehdit ettiği bir gazeteciye destek konserinden sonra öte yana göçmüş.

mama_africa


1968'de (o sene gerçekleşen onca şenlikli olaya mum diker gibi) panterlerden stokely carmichael ile herşeye rağmen (o herşeye kısaca blaxploitation deniyor) izdivaç eylemiş olan mama africa'ya sonsuzlukta hoşça vakit diliyor; kara panterler'e haklı bir hürmeti olan ev sahibimiz sputnik'e taziyelerimizi sunuyoruz.

kübalı gonzales ve iki arkadaşı bir gün...

dün gece beş üyeli bir caz grubunu canlı dinlerken farkettim: trio en iyisi. solo için sıraya girme derdi yok, parçaların birinin üzerine kalması sıkıntısı yok; iletişim tam kararında sürdürülebiliyor, balans gayet sağlam yönetilebiliyor.. üç kişiden daha fazlası, bırakınız müziği, eş dost hasbıhalinde dahi oldum olası fazla gelir bana. neden bilmem, üç kişi iyidir - gerçi denemediğim biçimleri de var; yalancı çıkartır mı, bilinmez...

aslında işi biraz daha yokuşa sürüp tom waits'in asi minimalizmine de koşulabilir: "birden fazla kişinin yaptığı işlerden kuşku duyarım" diyordu usta; ben de ne zaman bu laf aklıma gelse, kaçınılamayacak eylemleri anarak "hadi olsun olsun, iki olsun en fazla" diyordum.. tamam işte, cazda üçü aşma...

trio deyince akıllara ziyan bir listeyle karşılaşılıyor bittabi. gönül telimize dokunanların sayısı da kabarık ya, bugün zirvedekilerden birini anıp kısa keseceğim, sabırsız mamaseverler. havana doğumlu piyanist gonzalo rubalcaba (susam sokağı kalitesindeki kelime esprilerinizi duyar gibiyim) önderliğindeki trio'da, davul dennis chambers'a, bas ise brian bromberg'e emanet edilmiş. çok isabetli emanetler olmuş.

2utkal3

1997 tarihli albümleri the trio'yu özellikle 'caravan' yorumuna dikiz uyarısıyla, görüşlerinize arz ediyorum.. saygılarımla.

İçimizi görenler var!

Bir alt girideki MR tecrübesinin akıllarda nasıl izler bıraktığını sözle,yazıyla anlatabilmek benim için oldukça güç. Yüzyıl başlarında bilhassa da kuzey ülkelerindeki fütüristlerin (sibernetik masturbasyon desek mi? sonuçta eller de bir nevi alet.) söz, görüntü ve seslerle anlatmak istediği pesimist (ve pesimizmin "default" hareket noktası halini almasıyla mazoşit) estetik; benim çağıma ve kanıma Autechre ile, insana o MR denilen alete girmeden evvel damarları genişlesin, ve böylelikle daha rahat bir görüntü alınabilsin diye kollarından enjekte ettikleri soğuk sıvı gibi enjetke oldu. Daha alete girmeden evvel başlayan o amonyak kokulu steril sessizlikle beraber hissedilen tuhaf radyasyon kokusu , alet çalışmaya başladıktan sonra gelen ve aşağıda etkileri anlatılan seslerle birleşince ortaya tarifi zor bir durum çıkmakta. Bu nesneyi sağlık sektöründe kullanmak gayet mantıklı gelmekte , çünkü takdir edersiniz ki "sağlıklı" bir insanın onun içinde işi ne olabiilir? sorusu bir tokat gibi.

Albüm kulaklarıma bir kez daha değerken , yazılabilecek en mantıklı şey şu sanırım : Hani o kollarınıza enjekte olan soğuk sıvı var ya...İşte ben onun şişesinin üzerine " Tri Repetae ++ " yazarım. Linkini de koyarım.

tri

1996 yılında çıkan bu albümden sonra, 2000'lerin başlarında Autechre elemanlarından birisi bir plak dükkanına girer. O saatlerde kısmen boş olan dükkanın bir köşesinde bir adam heyecanla Autechre CD ve plaklarını incelemektedir. Yanına yaklaşır ve kendisini tanımadığını (haliyle) fark ettikten sonra adama şu soruyu sorar :
- Neden Autechre dinliyorsun?
- .....

Digresif yorum : Nedeni mi var ulan allahsız , damarlar şişsin de içimiz daha iyi görünsün diye işte. Piç.

url
Rob Brown ve Sean Booth...Nam-ı Diğer Autechre.

mr ve fütüristler

1900lerin ilk çeyreğinde bir kısım insan (bir kısım derken öyle az buz değil, kalabalıktılar da hani..) makineden hakkatten medet umdu. ondan çıkan sesleri, onun hareketlerini kutsadıkları manifestolar, filmler gırla gidiyordu. bolşevizm, konstrüktivizm, erken modernizm filan derken en ciddi ve hazmedilemez lafları fütüristler ettiler. bombaların düşmesiyle savaş alanında açan çiçeklerden, silahın, tankın, başka makinelerin kendine has ve fakat evrensel müziğinden dem vurdular.

"mazoşist bir estetik" dediğim zamanlar oldu, bu tuhaflıklar için; ama bugün birdenbire aydınlandım: MR makinesinin içine, üzerimde boxer'ım ve pembe bir önlükten başka hiçbir şey olmaksızın tıkıldıktan kısa süre sonra mükemmel bir müzik başladı. hem ambians açısından hem ritm, mükemmeldi diyebilirim. "makineler varken insana gerek yok" derse birileri bu aralar, eyvallah derim. squarepusher olsun, autechre olsun halt etmiş. olay MR'dadır. girin, görün. hem, akan ritmler arasına melodi yazmak için de geniş bir vaktiniz oluyor tabutun içinde. zihin açıcı.. deneyin.

mri

MR deneyimimin anısına siz kıymetli marmarseverlere mr projectile öneriyorum, sadece isim benzerliğinden.. o olmazsa da (yine de autechre iyidir) tri repatae. en hakiki mekanik hislerimle..

p.s. (hakkatten post scriptum; zira ertesi gün yazıyorum) bu mevzuua en uygun olan şarkıyı buldum: phonem'den syntax...

bu ses.. bu ses.. olamaz, git.. git buradan!

Tanrim öyle bedbahtız ki sizlere bugün Kalan Müzik etiketli Yeşilçam Şarkıları ile Belkıs Özener'i takdim ediyoruz saygıdeğer mamacılar. Bu albümü ne size anlatmaya , ne hissiyatını bir kez daha hatırlatmaya , ne de ehemmiyetini vurgulamaya lüzum var aslında : "bana yillar önce çılgıncasına sevdigim bir kadını hatırlattınız..." der ya , işte bu albüm de o düsturla derlenmiş olsa gerek. Gümüş Gerdanlık 'ın kalbimizde ilelebet müstesna bir yeri olacağı, gönül telimizi inceden titreteceği aşikar.

images

uluslararası durumcular, durumcu uluslararasıcılar, kebap durum ve yanında parizyen şalgam

merhaba pek kıymetli mamaseverler.
aşağıda sunduğum linkte yaklaşık bir hafta kadar önce yayın dünyamıza duhul eden bir yeniliği tatma fırsatı var: fransız entelijansiyasının gururu, mimarlık ve kent planlama ile ilgili yıkıcı fikirlerin membaı sitüasyonistler' le ilgili bir metinler toplamı, tuhaf yayınevlerimizden 6.45 tarafından basılı materyal olarak yayınlandı. ne var ki mevzu burada nihayete ermedi: sitüasyonistlerin (ruhları şaadolsun, hala hayatta kalanlar varsa tanrı onlara çok sevdikleri sanat sepet alemlerinde başarılar ihsan eylesin) fikirlerine uygun olarak kitap internet üzerinde de kullanıma sunuldu, üstelik bedava!

debordpsychogeo

evet, inanmak güç ama (jean genet gibi hırsız değilseniz, yahut "kütüphanede var, neden alayım"cılardan değilseniz) bu çağda deneyimlemenizin neredeyse imkansız olduğu bir "situation" ile karşı karşıyayız: beleş kitap. hem de misyonerlikle, islamla, budizmle falan da alakası yok: copyleft ile alakası var. dünyada zaten uygulanan "özgür metin", "mülkiyet bağlarından kurtulmuş düşünce" akımı bir yerlerden bize de sızıyor demek ki. (bunun erken örnekleri için bkz. internetteki körotonomedya arşivi) neyse; bu kadar teşrifat yeter. çok umutlanmaya da lüzum yok, zira umut, sanılanın aksine (sitüasyonistlerin de hak vereceği gibi) insanı uyuşturuyor (bir daha bkz. bob marley ) buyrun buradan yakın.

madem "iyi müzik neşriyatı", madem sırf yazılı materyal kuru gelecek, ve madem sübjektif, o halde aynı yıllardan bir başka yıkıcı adamı da konuk edelim, aklımıza ilk geleni: serge gainsbourg. belki leo ferre daha çok uyardı kitapta bahsi geçen abilere ama, jane birkin'le (ve kimbilir başka hangi hanımlarla) hasbıhali, serge efendiyi sıkı bir 'psychogeographist' yapmaya yeter sanırım.

"neden durumcularla serge? ne alaka?" sorusuna ikinci yanıt da sahneye çıktığı bir gazinoda bir gece işlediği vukuat: askerler gelip oturur, zira serge'nin her mevzuda, özellikle fransa hakkında atıp tutan bir serseri olduğunu duymuşlardır. serge efendi, bir elinde viskisi, diğerinin parmakları arasında galouise'ı, çıkıp fransız milli marşını reggea usulünde okuyuverir.

buna denmezse, başka neye 'detournament' denebilir ki?

Lizzy

Tru Thoughts yine ne çok ağzımızı yakacak , ne de iyice buz olmuş bir akşamüzeri kahvesi tadında bir albümle karşımızda. Şirket bünyesindeki diğer cici prodükterlerin/dj'lerin albümlerinde son zamanlardaki featuring'leri ile ismini duymaya başladığımız Lizzy Parks , kendi naçizane plağını da nihayet yayınladı. Sürprizsiz şekilde albümün prodüktör koltuğunda Nostalgia 77 basçısı Riaan Vosloo oturmakta. Müzik market kolaycılığına kaçıp "Alice Russell' la aranız iyiyse , Lizzy'e de bir şans verin" demek geliyor içimizden. Nihayetinde şimdilik ana akım bir deprem yaratmayacağı belli olsa da, girizgah için oldukça yeterli, az şekerli bol telveli Lizzy Parks karşınızda : Raise The Roof .

folder

sonbaharın bitmek bilmezliği

" 'we love music'e döndü burası!" demeyin, kulakmaması'nın bu en 'oriental' giri'lerine kulak verin: erkan oğur'dan bahis açılınca ilk aklımıza gelen isim (ev sahibimiz sputnik'in de şaşıracağını pek sanmadığımız bir bilinç akışı bu) tunuslu udi enver ibrahim (kimileri hala onun anouar brahem olduğunu iddia ediyor).

bizimkilerden birileriyle de vakt-i zamanında kimi albümlerinde çalmış olan enver'in udundan yükselen hüzünlü, yüklü ambians, sonbahar serisine yakışacak diye umuyoruz, bıktırma pahasına.. bu arada, bizimkilerden kasıt, parisien mutasavvıf abilerimizden neyzen kudsi ergüner ve tenekeli mahalleden klarinet üstadı barbaros erköse. kudsi ile buluşmalarına şaşmıyorum; onu çingene yönetmen tony gatlif'in vengo adlı filminin bir sahnesinde flamenko dansçısı ispanyol ablalara tatlı tatlı bakarak ney üflerken görünce şaşıracağım kadarını şaşırdım.

anouarbrahem_contedelincroyableamou

ne var ki, hangi ara barbaros erköse ile enver bir araya geldiler, o müthiş conte de l'incroyable amour kayıdını (ve daha fazlasını) yaptılar, aklım almıyor.

bu pek duygulu akdeniz arabının gönül telimizi titreten başka bir albümünü daha paylaşmaktan 'hüzün' duyuyoruz: Thimar

anouarbrahem_thimar_front1

(işte yine bir ecm kapağı)