gezegende başka kimseler yokmuş gibi.



Bu gece aşağı yukarı 23:00 sularında evin önüne arabayı park ederken , tekrar bastım gaza.

Şehirde dolaştım sessiz sessiz , anısı olan hatırladığım yerlerin önünden geçip bazılarında durup birkaç dakika düşündüm ; aradım belki. O saatlerde hava serinlemiş olmasına rağmen, bazı yerlerde son içkilerini isteyen bazı tanıdıkların oturduğu masaları gördüm...Demini almışların masasına taze üzüm olmak ne kötüdür deyip geçtim. İçlerini bildiğim bazı evlerin önünden geçip , içlerindeki halimi düşündüm. Bazılarında aynı benim onlara baktığım gibi hiçbir hareket, belirti göremedim. Şaşırdım. Bazılarında ışıklar gördüm.Giremeyeceklerime girip bakmak istedim.
Yanlarından geçerken yavaşladığım insanlar, sanki şehirdeki bütün arabalar tam da bekledikleri arabaymış gibi beni görüp tanımaya çalıştılar. Polisler birbirlerine el şakaları yaptılar.

Şehirde dolaştım sessiz sessiz , anısı olan hatırladığım yerlerin önünden geçip bazılarında durup birkaç dakika düşündüm ; aradım belki. Bulamadım hissine kapılınca bıraktım. Tüm bunlar olurken bu albümün bilhassa da açılış şarkısı hep bana dedi : This Is Hardcore

Hey Jimi, naber adamım?

Kuzey cazının -ECM etiketli daha elegans örnekleri ile beraber- uzun süredir takip ettiğimiz ismi Jimi Tenor , arkasında tam kararında bir "siyah" orkestra ile kaydettiği 2007 tarihli albümü Joystone ile karşımızda sevgili mama severler...



Esasında Tenor ile olan ilişkimi araya binlerce başka isim girmesinden mütevellit 3-5 sene askıya almıştım ama bu albümle tekrar kuzeyin "future jazz" ının güneyin siyah Afrika'sı ile nasıl birleştirdiğini duyunca , heyecanımı yenemeyerek kendilerini buraya konuk etmek istedim. Albümün en güçlü özelliklerinden birisi , bırakın sadece müzik albümlerini insanlarda bile çok zor rastladığımız (hay yesinler benim sosyo-duyarlılığımı) "herşeyin kararında" olma hali. Baştan sonra hikayesini gayet sakin , soğukkanlı , hiçbir konuda aşırıya kaçmadan hatta yer yer mütevazı bir biçimde anlatıp çekiliyor. Ama bu hikayenin bilinen, monoton bir akışı olduğuna delalet değil pektabi. Dediğimiz gibi İskandinavya ile Afrika'yı , tam da ortalarda bir yerde, Akdeniz kıyılarında birleştiriyor, Modern Jazz'ın neden modern olduğunu hoperlörlerimizden odaya enjekte ediyor.

Hani bunca zaman sonra tekrar Jimi Tenor jazz'ı ile karşılaşınca, kendimi birden bi kulübe girdiğimde karşılaştığım ve iki çift laf ettikten sonra "vay anasına , böyle bi adam vardı gerçekten ya..." diye düşünüp çağrıştırdığı dosyaları açarmış gibi hissettim. Size de olmaz mı bu neye gebe olduğu belli olmayan karşılaşmalar arada sırada?

Hey Jimi , naber adamım?

Taboo!

Evet bugünkü mamamız Santana'dan... Ama lütfen onun 80'ler, 90'lar ve 2000'lerdeki hali (vakti) ve müziğini gözünüzün önüne getirmeyiniz , konumuz aşağıdaki gruptur :


Meşhur Woodstock'un gerçekleştiği 1969 ile 1975 yılları arasındaki kayıtları bendeniz için hem bir çocukluk anısı , hem de -her ne kadar latin müziğine yıllar yılı belirli bir temkinle yaklaşsak da- bir groove tanımı olagelmiştir. Sizlere bugün takdim edeceğim topluluğun 1971 tarihli 3. plağı "III" , o zamanın cool'luğunu , groove 'unu , kalitesini , havasını tamamiyle yansıtan müstesna bir çalışma. Hem içerisinde güzeller güzeli Taboo 'nun yanında , her parçasına bir latin-blaxploitation filmi çekilecek sürü sepet parça ihtiva ediyor. Çekici melodiler , retro latin tempolarıyla birleşiyor , karakteristik cool vokaller 1970'lerin ilk yarısında latin kökenli doğu yakası mahallelerinde olduğumuzu hissettiriyor. Bir kez daha hatırlatmakta fayda var : Taboo isimli şahesere dikkat! Kısacası mihenk taşı bir kayıt : Santana III.

düşene vuran adam : tom jenkinson

Bir 10 sene olmuş bendeniz bu adamla tanışalı. İlk başlarda (90'ların son demlerinde) adama da müziğine de köşede oturmuş bir iki arkadaşla konuşup etrafa bakınırken, birden sokağın karşısına inen bir gemiden inen ve beraberindeki garip yaratıklara bas gitarı ile beraber yüzlerce kabloyu ve sintızayzır'ı , drum machine'i taşıttırdıktan sonra kurup çalmaya başlayan biri olarak görmüştük. Aradan geçen bunca zamana bunca sese ve kayda rağmen değişen çok da bişey olmadı.

Ben bu tip adamların (yapmacık Yekta Kopan diksiyonu ile) "müzikal kariyerlerindeki gelişimleri ,değişimleri" klişelerine pek inanmıyorum. Bu adam neyse o senelerdir , sadece gezegen her turunda değişiyor o kadar. Yani bu süre içinde "Tundra" , "Fat Controller" , "Lambic 5 Poetry", "Tetra Sync" , "U.F.O.'s over Laytenstone" gibi yapıtlarını klasikleştirirken , dünyaların lanetlisi "Love Will Tear Us Apart" ı da Squarepusher'laştırmış ; hele ki Tundra'nın 13 dakikalara varan canlı yorumlarıyla düşene bir tekme daha atan bir adamdan bahsediyoruz. Bu piçin kariyerinde daha ne değişebilir ki Yekta? Ha söyle ne?



Ha hazır burada toplanmışken muhteremin raflardaki yerini geçtiğimiz günlerde alan 12. uzun çalarına da bakmakta fayda var dedim : Bir hediye olarak kabul ediniz.

bize hergün...

kulak likörü, tüm musiki aleminin bayramını oturduğu yerden belly dance atarak kutlar.

Estafurullah demez ise , Natacha Atlas ablamın elini öpmeye gideceğim. Hem kalkar oynarız belki.

It was the third of September.That day I'll always remember, yes I will.


The Temptations 'ı saymadan nereye gidebiliriz ki? Bu plağı her ne kadar ilk yayımlandığı ve çıkar çıkmaz tavana yükseldiği 1970'lerin ilk yarısında dinleme şansına erişemesem de, 1980'lerin başlarında kulağım yeni yeni terbiyelenirken evdeki kayıtların arasında bulup tekrar tekrar dinlediğim için şanslı sayılırım. Hatta düşününce , bir insan bu plağı ve o eşsiz Papa Was A Rolling Stone 'ı her dinlediğinde kendisini şanslı hissetmeli. Affınıza sığınıyorum ama tutamadım kendimi : "Heyt bre Papalar!"

In Vinyl Veritas!

bir yerde okudum şunu; yazarına saygı ile yürütüyorum :

"müziğin özellikle son 25 sene içinde geçirdiği teknolojik ve sosyal evrim göz önünde bulundurulduğunda, usturuplu bir biçimde plak çevirme olarak da nitelenebilecek şekliyle bu eyleme gönül vermiş, müziğin virtüözitenin ötesinde ve hatta karşısında bir fenomen olduğunu kavrayabilmiş aklı ve duyguları selim herkesin ayırdına varabildiği üzere iyi DJ'lerin, her biri ayrı ruhsuz, tekerrürden temcit pilavı kıvamına gelmiş bir carlos santana'nın, joe satriani'nin gitar, jaco pastorius'un, stanley clarke'ın bas, dave weckl'ın, dave lombardo'nun davul sololarından müzikal ve ruhsal açıdan fersah fersah üstün çalışmalar ortaya koydukları aşikardır. murat beşer 10 sene kadar önce bir konuşmamızda bir dönemin müzik tarzını belirleyen egemen enstrümanın nasıl 70’lerde gitar, 80’lerde synthesizer ise 90’larda da pikap olduğunu söylemişti. benzer bir tez jeremy beadle’ın 1991’de sampler müzik estetiği ve populer müzik endüstrisinin durumu ve geleceği üzerine yazdığı ve halen güncelliğini koruyan "Will pop eat itself" isimli faydalı eserinde de ayrıntılı bir biçimde ortaya konulur. hakim ultra-elitist "müzik-virtüözite" koşutlaması yüzünden hala “oha herif dakkada bilmem kaç akor basıyo”, “oha abi soloya bak herif çift kros gidiyo” gibi geyiklerin dönebildiği, anathema, dream theater gibi ‘progressive’ müzik (?) gruplarının hala memleket ve octavio paz’ın deyimiyle diğer bir kısım “geç kalmış ülke” mensubu fanatikleri sayesinde ekmek yiyebildikleri bir ortamda, özellikle 1970’lerle birlikte abd’de çöken parasız eğitim sistemi ve müfredattan çıkartılan uygulamalı müzik eğitiminin bir sonucu olarak ortaya çıkan dj kool herc’ün, afrika bambaataa’nın, grandmaster flash’in temsil ettiği, sonrasında andrew weatherall ile, dj shadow ile virtüözlüğe de yüksek sanata da üçün birini iade edebilecek olgunluğa erişmiş bir dj kültürünün ve müzikal yaratıcılığının rağbet görmesi de tabii pek kolay olmayacaktır. o beyaz türk burunlar balmumuna şöyle bir sürtülse de rahatlasalardır."

Next Step is Dubstep.

Dubstep.Bir daha okuyun : Dubstep!
Aksak ritmin ve yüksek frekansların, hikaye içerisinde hikaye anlatan mide ve yürek titreten bass'ların, "dozunda" insan sesleri ve vokal sample'larının, ve nihayetinde "gri gökyüzü"nün 2000'ler ortalarından itibaren aldığı yeni isim.


Çoğunluk gibi bir iki sene evvel 2000'lerin en sarsıcı debutalarından biri olan ve prodüktörün kendi adını taşıyan "Burial" ile tanıştığımız bu yeni bebeğimiz gittikçe boy atıp serpilmekte, yeni arkadaşlarla tanışmakta, onlarla fikir alışverişine girmekte, kapalı mekanlarda serpilip bulutlu gökyüzünde kapşonunu takmadan asla dolaşmamakta.Burial'ın her iki albümünün sarsıntısı tabi ki herkesin iştahını kabarttı, birbiri ardına yeni prodüktör/dj'ler boy göstermeye ve şunun gibi toplamalarda yerlerini birer birer almaya başladılar, hepsine kapımız kucağımız açık.

Next Step is Dubstep

Dubstep.Bir daha okuyun : Dubstep!
Aksak ritmin ve yüksek frekansların, hikaye içerisinde hikaye anlatan mide ve yürek titreten bass'ların, "dozunda" insan sesleri ve vokal sample'larının, ve nihayetinde "gri gökyüzü"nün 2000'ler ortalarından itibaren aldığı yeni isim.


Çoğunluk gibi bir iki sene evvel 2000'lerin en sarsıcı debutalarından biri olan ve prodüktörün kendi adını taşıyan "Burial" ile tanıştığımız bu yeni bebeğimiz gittikçe boy atıp serpilmekte, yeni arkadaşlarla tanışmakta, onlarla fikir alışverişine girmekte, kapalı mekanlarda serpilip bulutlu gökyüzünde kapşonunu takmadan asla dolaşmamakta.Burial'ın her iki albümünün sarsıntısı tabi ki herkesin iştahını kabarttı, birbiri ardına yeni prodüktör/dj'ler boy göstermeye ve şunun gibi toplamalarda yerlerini birer birer almaya başladılar, hepsine kapımız kucağımız açık.

The Next Step is Dubstep!

Dubstep.Bir daha okuyun : Dubstep!
Aksak ritmin ve yüksek frekansların, hikaye içerisinde hikaye anlatan mide ve yürek titreten bass'ların, "dozunda" insan sesleri ve vokal sample'larının, ve nihayetinde "gri gökyüzü"nün 2000'ler ortalarından itibaren aldığı yeni isim.


Çoğunluk gibi bir iki sene evvel 2000'lerin en sarsıcı debutalarından biri olan ve prodüktörün kendi adını taşıyan "Burial" ile tanıştığımız bu yeni bebeğimiz gittikçe boy atıp serpilmekte, yeni arkadaşlarla tanışmakta, onlarla fikir alışverişine girmekte, kapalı mekanlarda serpilip bulutlu gökyüzünde kapşonunu takmadan asla dolaşmamakta.Burial'ın her iki albümünün sarsıntısı tabi ki herkesin iştahını kabarttı, birbiri ardına yeni prodüktör/dj'ler boy göstermeye ve şunun gibi toplamalarda yerlerini birer birer almaya başladılar, hepsine kucağımız açık.

Misillemenin böylesi...


Yaklaşık 15 senedir , yaptıkları işlerle -çok derinlere inmeseler de- beni ziyadesiyle titreten şeyler çıkartan ABD'li grup Thievery Corporation yeni toplaması "Radio Retaliation" ile aramızda. Hani hayatınızda çok kişiselleşip derin manalar kazanmamış ama yine de bir şekilde olmazsa olmaz olup, yeri geldiğinde eksikliği hissedilen şeyler vardır ya, işte tam onlardan biri. Herkesi bu tanıma uyacak şeylerin listesini çıkartmaya davet ediyorum.
Denemek gerekirse (aklıma geldikçe ekleyeceğim) ;
1.Patlamış mısır.
2.Yöneylem bilimleri.
3.Romantik komedi.
4.Sosyalizasyon.
5.Her türlü analog veya dijital (makine ile girilen post-sibernetik interaksiyonlar) oyunlar.

Paris, je t'aime.

İnsan hayatındaki muğlaklığın, toz dumanın, buhrana, yalnızlığa ve güvensizliğe yol açmadığı bir örnek dahi yok değil mi?

dünyaların müziği.


Önce şurdan başlayalım :
90'ların sonlarına doğru bu gezegene ayak basıyor olmaktan ölesiye bunalmış bir çocuğun iki elinden birinde muhtemelen bir şişe , diğerinde ise Hanif Kureishi 'nin "Varoşların Buddha'sı" kitabı olurdu. En azından benim öyleydi, nelere kadirmiş...


Kişisel tarihimizde, 90'ların ikinci yarısından itibaren Güney Asya'nın neredeyse tüm tohumlarını alıp, Britanya topraklarından çıkan janr "Asian Underground" hem günlük hayatımızı etkilemiş, hem de o buhranlı 90'lardan bir nebze olsun sıyrılabilmemizi sağlamıştı. Bir yanda yerel enstrümanlar , diğer yanda işinin ehli Drum'n'Bass, Jungle, Dub, UK Garage DJ'leri ve prodüktörleri aklımızı almıştı. Janrın önemli isimleri arasında Badmarsh & Shri, Transglobal Underground (ilerki bir girinin konusu olacaklar), Nitin Sawhney, Talvin Singh, ve pek tabi ki State Of Bengal (2000'lerin başlarında İstanbul'da sergilediği birkaç DJ performansı inanılmaz etkiler bırakmıştı) ilk akla gelenlerden...

Mamalara bahsi geçen janrı hatırlayıp , 90'lar sonu, 2000'ler başlarındaki karanlık kış akşamları şehir yürüyüşlerini anarak Talvin Singh albümü ve toplamasıyla ve üzerine bir de Back To Mine serisine olan katkısı ile devam ediyoruz...

iki fincan kahve ve bir kruvasan lütfen...


Norveç menşeili Ralph Myerz and the Jack Herren Band , bizlere downtempo'nun , dub'ın ve modern jazz'ın en müstesna örneklerini vermeye devam ediyor ama bendeniz yine de sizlere grubun en sıcak albümünü öneriyorum. 2003 tarihli A Special Album sabahları pikaba, iTunes'a veya CD'ye konulduğunda, iki fincan kahvenin yanındaki taze kruvasan gibi mutluluk veriyor. Huzur veriyor.