İkisi kıdemli biri çaylak üç mamacı ve iki güzel dost geçtiğimiz hafta Arkeoloji Müzesi’nde tadı damağımızda kalan Anouar Brahem konserindeydik. O gecenin gerçekliğine dair hala şüphelerim var. The Lover of Beirut ile başlayan The Eyes of Rita ile herhangi bir konserde şahit olabileceğiniz en naif ara*yı veren Brahem Quartet, Halfouine bisi ile “nereye?” dercesine bizi yerimize mıhladı. Udun birbiri içine geçen nağmeleri, Klaus’a dolanmaları, arada coşup taşıp sonra hiç kalmadıkları bir yerden hikayelerine devam etmeleri, Brahem’in kendine has mırıldanmaları, sürekli birbiri içine geçen ve geçtikçe çoğalan iki göz gibi, hep merak edeceğimiz Rita’nın muazzam gözleri gibiydi…
Aynı konser dizisi kapsamında katıldığım ikinci konser ise Dhafer Youssef ve muazzam ekibinindi. Bir önceki konserden daha az seyircisi olmasına rağmen dokunamadığımız tarihi** kelimenin tam manasıyla inlettiler. O.’nun deyimiyle “adam olacak çocuk” Tigran Hamasyan’ın enerjisi tüm gruba yayılmış. Şimdiye kadar vokalleriyle ön plana çıkan Youssef ‘in ud performansı da bundan nasibini ziyadesiyle almış. Bu birlikteliğe Mark Guiliana’nın çılgın dokunuşları da eklenince başından sonuna kadar tüylerimizi diken diken eden bir performans izlemiş olduk. Youssef’in ekibi Brahemgiller kadar naif bir duruş sergilemenin yerine, daha politik bir tavırla, konser arasını tam ezan sesine denk getirmeyi tercih etmiş.
Brahem’in uduyla ve müziğiyle hemhal oluşu ve Youssef’in yeni enerjisi bize içinden çıkılmak istenmeyecek güzellikte anlar yaşattılar. Kısacası, bu konser dizisinden sonra şöyle haykırmak istiyorum: “We love Ramadan”. Bu arada, vaktiniz varsa, gidin bir bakın derim; Arkeoloji Müzesi’nin bahçesinde oturup kalmış mamacılara rastlayabilirsiniz hala…
* Sultanahmet semalarında yükselen ezan sesiyle birlikte ustalıklı ama bir o kadar naif bir fade out manevrasıyla sahne sessizliğe gömüldü.
** Bkz. Arkeoloji Müzesi
tema ve faure'asyonlar
Şef:
sputnick
on 14 Ağustos 2010
/
Comments: (1)
the bird does not sing because it has a reason. it sings because it has a song. (ö.s. vasıtasıyla, anonim)
the bird does not sing because it has a reason. it sings because the song has (haunted) it. (yazarınızın naçiz varyasyonu)
tema ve varyasyonlar mevzuuna takılalı çok oldu: tabiatta, giderek varlığın kendinde benzer örüntülerin ve tahmin edilemez tekrarların tespitine (yahut umulmasına) yönelik yaklaşımları bir zamanlar taradıydım -hala da yolum sıklıkla düşüyor oralara. fraktalden kaosa, oradan tasavvufa ve sonunda neyse ki leibniz'den spinoza'ya doğru tuhaf bir yay çizdiydi rotam. bugün yaz ortasında bir akşamüstü gitgide hızlanan bir yağmura, bir sağanağa tutulduğunda şehir, içinde şans eseri bulunduğum evde, ne hikmetse faure'nin c minor sharp tema ve varyasyonlar'ı çalıyordu.
fizikte ve felsefede varyasyon fikri öngörülebilirliğe, hesaplanabilirliğe meylediyor. neyse ki edebiyatta, resimde, müzikte durumlar bu kadar keskin değil. çevremizde olup bitene nispeten kolay açıklanabilecek bir nitelik atfetmekte kınanacak bir şey yok; binlerce yıldır yapıcısı sökümcüsü bunun peşinde, biz de iki satır yazarken onların peşinde dolanmaktayız. kim dünyanın hazmedilebilir olmasını istemez ki?
neyse ki kimileri bu hazmedilebilirlik halini kuraldan, örüntüden, yapıdan, bozumdan münezzeh başka bir yerlerde yeniden kurmaya, kendi inşa ettikleri zeminin üzerine basmaya gayret ediyorlar. şimdiye kadar karşılaştıklarım içinde bunu en iyi yapanlar müzisyenler!

faure'nin tema ve varyasyonları'nın tema'sı, her şeyin nereye yerleştiğini (nedensiz de olsa -müziğin nedeni olur mu?) bildirecek denli sakin ve salim bir biçimde akıyor. belletme görevini hakkıyla yerine getiriyor. faure "ben bu taşlara basarak geçeceğim karşıya. ve her bir dönüşümde taşların arasına yenilerini döşeyerek, arada su sıçratarak, düşerek, kalkarak, bununla eğlenip bununla kederlenerek bir daha bir daha kat edeceğim aynı yolu" diyor.
raymond queneau'nun "biçem alıştırmaları/araştırmaları"nda olduğu gibi.
dahası, neden aklıma geldiyse, feyerabend'in otobiyografisine verdiği isimde olduğu gibi: "vakit öldürmek"
müzik, herhalde en iyi vakit öldürme yolu. dinleyicisiyim yıllardır, icracısının yaşadıklarını hayal ederken dahi tüylerim diken diken oluyor. "bir de composer'ı var bunun" kısmına benim processor yetmiyor.
the bird does not sing because it has a reason. it sings because the song has (haunted) it. (yazarınızın naçiz varyasyonu)
tema ve varyasyonlar mevzuuna takılalı çok oldu: tabiatta, giderek varlığın kendinde benzer örüntülerin ve tahmin edilemez tekrarların tespitine (yahut umulmasına) yönelik yaklaşımları bir zamanlar taradıydım -hala da yolum sıklıkla düşüyor oralara. fraktalden kaosa, oradan tasavvufa ve sonunda neyse ki leibniz'den spinoza'ya doğru tuhaf bir yay çizdiydi rotam. bugün yaz ortasında bir akşamüstü gitgide hızlanan bir yağmura, bir sağanağa tutulduğunda şehir, içinde şans eseri bulunduğum evde, ne hikmetse faure'nin c minor sharp tema ve varyasyonlar'ı çalıyordu.
fizikte ve felsefede varyasyon fikri öngörülebilirliğe, hesaplanabilirliğe meylediyor. neyse ki edebiyatta, resimde, müzikte durumlar bu kadar keskin değil. çevremizde olup bitene nispeten kolay açıklanabilecek bir nitelik atfetmekte kınanacak bir şey yok; binlerce yıldır yapıcısı sökümcüsü bunun peşinde, biz de iki satır yazarken onların peşinde dolanmaktayız. kim dünyanın hazmedilebilir olmasını istemez ki?
neyse ki kimileri bu hazmedilebilirlik halini kuraldan, örüntüden, yapıdan, bozumdan münezzeh başka bir yerlerde yeniden kurmaya, kendi inşa ettikleri zeminin üzerine basmaya gayret ediyorlar. şimdiye kadar karşılaştıklarım içinde bunu en iyi yapanlar müzisyenler!

faure'nin tema ve varyasyonları'nın tema'sı, her şeyin nereye yerleştiğini (nedensiz de olsa -müziğin nedeni olur mu?) bildirecek denli sakin ve salim bir biçimde akıyor. belletme görevini hakkıyla yerine getiriyor. faure "ben bu taşlara basarak geçeceğim karşıya. ve her bir dönüşümde taşların arasına yenilerini döşeyerek, arada su sıçratarak, düşerek, kalkarak, bununla eğlenip bununla kederlenerek bir daha bir daha kat edeceğim aynı yolu" diyor.
raymond queneau'nun "biçem alıştırmaları/araştırmaları"nda olduğu gibi.
dahası, neden aklıma geldiyse, feyerabend'in otobiyografisine verdiği isimde olduğu gibi: "vakit öldürmek"
müzik, herhalde en iyi vakit öldürme yolu. dinleyicisiyim yıllardır, icracısının yaşadıklarını hayal ederken dahi tüylerim diken diken oluyor. "bir de composer'ı var bunun" kısmına benim processor yetmiyor.
bir kuklanın hayali de gerçek olmak işte...
Şef:
sputnick
on 10 Ağustos 2010
/
Comments: (1)
1990'lardaki Drum'n'Bass fırtınasını anaakıma taşıya taşıya yönlendiren prodüktörlerden biri hiç kuşkusuz Photek idi. Öncelikle yeni akımlar için belirli bir "hazırlığın" her daim mevcut olduğu Büyük Britanya topraklarını kavuran Drum'n'Bass, her akımda olduğu gibi, zaman içerisinde kendi içinde bölünerek başka dallara, sokaklara da girdi. Tahmin edileceği üzere bu öncülerden bazıları, bu arasokaklara girme işininde de ön sıraları aldılar. Bağlı bulunduğu janrı dönüştürme estetiğine sahip olan bu "öncüler"in konumuzla alakalı örneği Photek sevgili bpm mamacıları.

2000 senesinin toplu histerisi esnasında, bizleri biraz olsun o kaostan çıkarmaya yemin etmiş Photek, sadece kendi kariyeri için değil, tüm modern müzik dünyası için bir kilometretaşı olan "Form&Function" ve bilhassa da "Modus Operandi" gibi albümlerden sonra, bunun kendisi için yeterli olmadığına karar verip dümeni Deep House durağında aktarma yaparak Leftfield'ın mahallesine kadar kırdı. Geçtiği duraklardan da yolcu alan Photek, vardığı noktada referanslarının Stanislaw Lem hocaya kadar vardığını Solaris kaydıyla kulaklarımızdan beynimize kaktı. Photek soförlüğünde, Leftfield durağından geçip Stanislaw durağına varan otobüse kim binmek istemez ki? Bilet ücretini dert etmeyin, Avrupa Topluluğu ödenekleri ve kültür başkenti kurulu karşılar.

Sormuşlar dupstepçilere Burial'a, baban kimdir diye; Photek'tir demiş.

2000 senesinin toplu histerisi esnasında, bizleri biraz olsun o kaostan çıkarmaya yemin etmiş Photek, sadece kendi kariyeri için değil, tüm modern müzik dünyası için bir kilometretaşı olan "Form&Function" ve bilhassa da "Modus Operandi" gibi albümlerden sonra, bunun kendisi için yeterli olmadığına karar verip dümeni Deep House durağında aktarma yaparak Leftfield'ın mahallesine kadar kırdı. Geçtiği duraklardan da yolcu alan Photek, vardığı noktada referanslarının Stanislaw Lem hocaya kadar vardığını Solaris kaydıyla kulaklarımızdan beynimize kaktı. Photek soförlüğünde, Leftfield durağından geçip Stanislaw durağına varan otobüse kim binmek istemez ki? Bilet ücretini dert etmeyin, Avrupa Topluluğu ödenekleri ve kültür başkenti kurulu karşılar.

Sormuşlar dupstepçilere Burial'a, baban kimdir diye; Photek'tir demiş.
maymun kokusu sinmiş her yerime
Şef:
sputnick
on 8 Ağustos 2010
/
Comments: (2)

Londra'lı Andreya Triana, Nisan ayında yayınlanan ilk single'ı "Lost Where I Belong"dan sonra aynı adı taşıyan Ninja Tune etiketli debut albümünü damağımıza bastırıyor sevgili obsesif mamaperver fıkraları.

Gerek son Bonobo şaheseri Black Sands'in kayıtları sırasında aldığı mühim rol olsun, gerek gözlerimiz ve kulaklarımızla şahit olmaktan tarifsiz hazlar tattığımız, Bonobo'nun 2010 Avrupa turnesinde sahneye üflediği ekstra cool nefesler olsun, gerekse de bizatihi kendisinin cool'luğu olsun, Andreya Triana bizim olsun. Aralarından su sızmayışının doğal sonucu olarak debutun her parçasının enstrüman ses renklerine, kompozisyonlarına ve genel sounduna derinlemesine sirayet eden o kesif "maymun kokusu" gülümsemenize yetiyor emin olun. Bu işi bildiğine bizi ikna etmesinin üzerinden yaklaşık 10 sene geçen Simon Green, albümün prodüktör koltuğunda otururken de Bonobo'laşmaya devam ediyor; hepimizi o yola sokmakta kararlı görünüyor. Andreya Triana, sadece Avrupa'lı kaliteli dj'ler ve prodüktörlerin "featuring"leriyle sınırlı kalmayacak bir şarkı yazarı ve vokalist olduğunu "X" , "Daydreamers", "A Town Called Obsolate", "Far Closer" gibi güzelliklerle fısıldıyor. Sevinçten koşturup , en yakına ağaca çıkarak bir diğerine zıplıyoruz...
kalbim hep sizinle be! vallaha da billaha da...
Şef:
sputnick
on 6 Ağustos 2010
/
Comments: (0)
Sevgili Damian,
Hava burada da en az Jamaika'da olduğunu tahmin ettiğim kadar sıcak. Tek fark, ne kadar rüzgar eserse essin, bu sıcakta dalgalanan bayraklar oradakiler kadar "havalı" olmuyor. Bırak bir yere oturup tüttürerek düşünmeyi, bir yerden bir yere giderken nefes bile almak inan çok zor. Ama özlenen o akşamüzeri saatlerinde inan, ne seni ne de sevgili babanı unutuyoruz. Burada oraları, Kingston Town'ı, Jamaika'yı, New York'un gri arka sokaklarını, duruşunuzu, ritminizi, spoken word'ünüzü, hip hop'unuzu, rastanızın tek bir halatını dahi göz ardı etmek hayli zor.
Geçen günlerde mamanın amcasıyla konuştuk bak: reggae içine daha dolgun, baslı baslı hip hop'u yedirin abi siz. Bu işi yapsanız yapsanız sen ve kardeşlerin yaparsınız, eminiz. Şu "peder bey" hususunu da fazla büyütmeyin bizce. Nihayetinde bizim de babamız dünyayı değiştirse, reggae'nin içine istediğimiz sosu katar, "aha oldu" diye de herkese yuttururduk.
Damian, inan hava gittikçe daha da ısınıyor. Jah bile bu kadarına isyan ederdi. Ailecek içimize buz gibisiniz. Yolu bu ritimden geçen herkesle birgün Zion yollarında buluşacağız, eminiz.
bas candır, alp ersönmez canandır!
Şef:
sputnick
on 5 Ağustos 2010
/
Comments: (0)
mevsim normallerini çoktan sollamış olan sıcağın zihnimizin mantıklı kısımlarına bir pus gibi çöktüğü şu günlerde, her insan evladı gibi (hatta cümle hayvanat, haşerat ve pek tabii ki nebat gibi) düşük alkollü serin içkilerin (ve hepimizin pek iyi bildiği bazı diğer kadim keyiflerin) mübah olduğu (ve mümkün olabildiği) akşam serinliklerini iple çekiyoruz.
cennet yurdun harikulade koylarına sadece bu cehennem zamanları için konuşlanmış tanıdık işletmeler, neyse ki bahsi geçen saatleri, imbatla vuslatımızı fon müziksiz komuyorlar. yıllar evvel bir vesileyle ankara'da kuğulu park'ta yağmura direnerek dinlediğimiz kangroove, dün gece babylon aya yorgi'de arz-ı endam eylediler, sağolsunlar. kuğulu park akşamı mebzul miktarda alkolle yıkanmış idi, ne alp ersönmez görmüştü gözümüz ne de başka bir şey. ne ki dün gece, son yıllardaki tüm karşılaşmalarımızda olduğu gibi -trio mrio, quartet muartet gibi projeler, pek çok pop albümüne yapılmış katkılar, ve elbette sürü sepet caz performansı- bir kez daha, bir kez daha hayranlığımız erinç mertebesine ulaştı; alp beyi pek çok sevdik.

bir kaç ay evvel ankara if'te ilhan erşahin istanbul sessions sahne aldığında koşarak gittiydik de alp bey bizi turgut alp bekoğlu'nun mütecaviz davullarından ve ilhan erşahin'in artık yeni hiç bir şey içermeyen, içeremeyen kısa fragmantatif üflentilerinin gürültüsünden çekip çıkarmıştı. keza dikkatle dinlenirse (gerçi dikkate de gerek yok, bariz her şey) albümü toparlayan da alp beyin bizzatihi kendisidir.
kangroove'da da bora uzer'in samimiyet, rahatlık ve ego patlaması çizgisinde dolaşan personasını -diğer müzisyenlerle birlikte- makbul seviyelere çeken, bu arada da grubun adındaki groove'u an be an musıkiye tevazuyla ve ölçülü bir kendinden geçişle nakşeden, alp beyefendi oldular.
hasılı, son yıllarda dinlediğimiz en iyi bas sedalarının müsebbibidir kendileri. şaşkınlıkla süslü bir saygıyı kendilerine sunmak boynumuzun borcu.
cennet yurdun harikulade koylarına sadece bu cehennem zamanları için konuşlanmış tanıdık işletmeler, neyse ki bahsi geçen saatleri, imbatla vuslatımızı fon müziksiz komuyorlar. yıllar evvel bir vesileyle ankara'da kuğulu park'ta yağmura direnerek dinlediğimiz kangroove, dün gece babylon aya yorgi'de arz-ı endam eylediler, sağolsunlar. kuğulu park akşamı mebzul miktarda alkolle yıkanmış idi, ne alp ersönmez görmüştü gözümüz ne de başka bir şey. ne ki dün gece, son yıllardaki tüm karşılaşmalarımızda olduğu gibi -trio mrio, quartet muartet gibi projeler, pek çok pop albümüne yapılmış katkılar, ve elbette sürü sepet caz performansı- bir kez daha, bir kez daha hayranlığımız erinç mertebesine ulaştı; alp beyi pek çok sevdik.

bir kaç ay evvel ankara if'te ilhan erşahin istanbul sessions sahne aldığında koşarak gittiydik de alp bey bizi turgut alp bekoğlu'nun mütecaviz davullarından ve ilhan erşahin'in artık yeni hiç bir şey içermeyen, içeremeyen kısa fragmantatif üflentilerinin gürültüsünden çekip çıkarmıştı. keza dikkatle dinlenirse (gerçi dikkate de gerek yok, bariz her şey) albümü toparlayan da alp beyin bizzatihi kendisidir.
kangroove'da da bora uzer'in samimiyet, rahatlık ve ego patlaması çizgisinde dolaşan personasını -diğer müzisyenlerle birlikte- makbul seviyelere çeken, bu arada da grubun adındaki groove'u an be an musıkiye tevazuyla ve ölçülü bir kendinden geçişle nakşeden, alp beyefendi oldular.
hasılı, son yıllarda dinlediğimiz en iyi bas sedalarının müsebbibidir kendileri. şaşkınlıkla süslü bir saygıyı kendilerine sunmak boynumuzun borcu.
hayatın anlamı ne?
Şef:
sputnick
on 8 Temmuz 2010
/
Comments: (0)

Enstrümental Hip Hop ve Sampling üstadı DJ Shadow'u (Joshua Paul Davis), nefasetinden sual olunmayan "Six Weeks" ten ibaret görmeyenler için sıradaki mamamız sevgili mamacılar. 90'lı yılların başlarından itibaren gerek solo albümlerinde, gerekse hepsi ayrı ayrı ses getiren "birlikteliklerinde" (UNKLE, Richard Ashcroft, Cut Chemist, Keane, DJ Krush...) yaklaşık 60.000 parçalık şakaya gelmeyecek plak arşivinin hakkını sonuna kadar veren DJ Shadow, 2004 senesinde canlı performansının da nelere kadir olabileceğini In Tune And On Time isimli (albümün isminin güzelliğine bakar mısınız?) canlı kayıtta da cümle aleme kanıtladı.
Diyeceksiniz ki betimlenip, kanıtlanan şey tam olarak ne? Albüme bir kulak atın önce, sonra düşünelim nedir anlatılan? Sampling'in ne demek olduğu mu? Plak koleksiyonerliğinin kötü bir müzik dinleyicisini iyi bir müzik dinleyicisi haline getirmese de, iyi bir müzik dinleyicisini çok daha iyi bir müzik dinleyicisi haline getireceği mi? Şu ana kadar yapılan, basılan tüm müziklere, hikayelere saygı duruşunda bulunmanın nasıl estesize edilebileceği mi? Yoksa hepsinden öte, "What Does Your Soul Look Like (Part 3)" te, 1970 tarihli saykadelik Hollins&Starr plağı Sidewalks Talking'de yer alan "Twin City Prayer" sample'lı hayatın anlamı mı?
başka seçeneği olmadığı için hep aynı dünyanın üzerinde ışıldayan güneş
Şef:
sputnick
on 3 Temmuz 2010
/
Comments: (3)

Birkaç haftadır süregelen "şehirdeki kelebek bolluğu" durumunu bahane ederek birdenbire "değinilmeyene değinme" cesareti gösteriyor şu kulunuz sevgili kulak maması reseptörleri. İlim insanlarının 4-5 senelik döngüler halinde oldukça olağan gördükleri bu kelebek nüfusundaki patlama, insanın kitaplıklardan birinin çok uzunca bir zamandır el atılmamış bir rafına uzanması ve akabinde o karanlık delikten birden çıkıp uçan bir büyük kelebek ile son raddesine ulaştı.
Murphy bir türlü elini kurtaramıyordu. Her an ev sahibesinin ya da başka bir kiracının merdivende, ürkütücü adımlarını duymayı bekliyordu. Telefonun sakince uluması onunla alay ediyordu sanki. Sonunda bir elini kurtardı ve alıcıyı yakaladı, yere fırlatacağına şaşkınlıkla kulağına götürdü.
"Tanrı cezanı versin," dedi.
"Veriyor" diye yanıtladı Celia.
Takdir edersiniz, bu satırların yazarı için bir kitaplık rafından çıkıp doğruca hoperlörlerin üzerine konuveren kocaman bir kelebek, o mesafeyi kat ederken çırptığı kanat sayısının bilmem-umursamam-kaç katı koridorlara çıkan kapılar açıverdi. Belki de bu ahmakça yanılsama ona "şu ana kadar yazıl(a)mamış"ı yazdırdı.
Ay, çarpıcı bir rastlantıyla hem dolunay biçimini almış, hem de yörüngesinde yeryüzüne en yakın noktasına ulaşarak, dört yıldan bu yana ilk kez, dünyaya 47.000 km. daha yaklaşmıştı. Olağanüstü gelgitler bekleniyordu. Lakin Londra Liman yetkilileri sakindiler.
Hemen hemen her şeyin Samuel Beckett'in tasvir ettiği gibi vücut bulduğu 2001 senesinde, birçoklarına göre şaşırtıcı derecede çığır açan bir önceki kayıt Kid A'den arta kalanlardan oluştuğu söylenen Amnesiac kütüphanelerdeki yerini aldı. Grubun birçoklarının kulağına göre yaptığı o keskin U dönüşü, yorulabilecek hemen herşeye yoruldu bugüne kadar. O zaman da hissimiz aynı idi, hala aynı : U dönüşünden ziyade bir "O" çizmek gibi, anlatılmak istenenin "sadece batıya gidersen, çok yol aldığını sanır ama başladığın yere varırsın" hesabından ibaret olduğu fikrimiz baki. Grubun başatlarının 1990'ların sonunda meşhur W.A.R.P. tayfasının (Autechre başta olmak üzere Squarepusher, Plaid, Boards Of Canada, yer yer Future Sound Of London, vb.) etkisinde ne kadar kaldıkları aşikarken, kırılan bu dümenin şaşırtıcı olması sadece muhafazakarlığa delalet.
Ne yazık ki öykümüzün "Murphy'nin Usu" diye adlandıracağımız şeyi tanımlayacak yerine gelmiş bulunuyoruz. Tanrıya şükür bu aleti gerçekte olduğu biçimde ele alacak değiliz, oldukça yersiz ve gereksiz bir tutum olurdu bu. Yalnızca Murphy'nin usunu duyumsayışı ve tasarlayışı üzerinde yoğunlaşacağız. Her şeyin ötesinde, Murphy'nin usu, bütün bu bilgilerin kaynağı durumunda. Şu geldiğimiz noktada, usuna ayrılan kısa bölüm, daha fazla özür göstermek zorunluluğundan kurtaracak bizi.
Kelebeklerin geri geri de uçabilen yegane mahlukat olduklarını garip bir kahvaltı sofrasında duymamız bile şu anda okuduğunuz satırlar yazılırken "Like Spinning Plates" titreyen hoperlördeki yerini olanca sakinliğince koruyan kahverengi kelebek kadar şaşırtmamıştı. Takdir edersiniz, bu satırların yazarı için bir kitaplık rafından çıkıp doğruca hoperlörlerin üzerine konuveren kocaman bir kelebekten daha heyecan verici olan tek şey o kelebeğin hoperlöre konduğu gibi kalakalmasıdır. Bu albümü 2001 yılından beri her duyuşumuzda bizim de kalakaldığımız gibi. Aynı.
Aynı ikindinin ilerleyen saatlerinde, sallanan iskemlesinde geçen nice verimsiz saat sonunda, tam Celia öyküsünü anlatmaya koyulduğunda, MRSM birden müziği, müziği, MÜZİĞİ imlemeye başladı. Dost bestecinin izniyle, üçlü, beşli, yedili, ve dokuzlu ya da kağıda geçirilmiş başka bir feryat biçimindeydi. Murphy bunu hayırlı bir haber olarak yorumladı, çünkü yüreklendirilmeye öylesine gereksinme duyuordu ki.
Alıntılar : Samuel Beckett, Murphy
Murphy/Les Editions de Minuit, 1965 (Fr.)
Murphy/Picador, 1982 (İng.)
Murphy, 1994 (Tr.) (Ayrıntı Yayınları)
elbette ki "dub"le
Şef:
sputnick
on 1 Temmuz 2010
/
Comments: (0)

1960'ların sonlarında Kingston, Jamaika doğumlu canparemiz reggae'nin bir alt başlığı olarak hoperlörlerden midemize vurmaya başlayan dub, genellikle bağlı bulunduğu janra olan sadakati ile beraber onu aksaklaştırıp, bozup, yeniden düzenlemeyi ve tanımlamayı aynı turntable içinde eritti. Bir olguya göbekten ve gönülden bağlı olup da, onu seneler boyu bambaşka yerlere (misal modern dub'ın kaleleri Fransa, İngiltere gibi) ve buralardaki yeraltı kültürlerine sokup, hatta işi orada da bırakmayarak, başlı başına bağımsız bir alt-kültür yaratan ikinci bir janr daha bulmak zordur heralde musiki tarihinde.
Mevzunun başından beri reggae plakları içine gömülü DJ'ler ve sesçiler (sound system) o plaklardaki vokalleri bir şekilde dışarıya alıp, bas yürüyüşlerini ve vurmalıları "dub"leleştirirken bu deneyin nelere yol açacağını biliyorlar mıydı bilemeyiz lakin, 1970'lerin başlarından itibaren olay yavaştan Lee "Scratch" Perry, Keith Hudson, Errol Thompson ve tabi ki King Tubby gibi isimlerle yerüstünde iyiden iyiye görünmeye başlamıştı bile. Yeryüzüne çıktıkça ve takvimler 1980'lere doğru ilerledikçe Hip Hop ve Punk gibi "belirleyici" türlerle de çiftleşmeyi ihmal etmeyen dub, 2000'lere gelindiğinde ise adeta vazgeçilmez bir "baba" (90'lardaki trip hop, başlı başına downtempo, tekno, jungle, drum and bass, dubstep, house, chill out, hip hop ve hatta jazz Dub'ın dölleri olmasa ne halde olurdu kim bilir?) olan Dub'a ne kadar saygı duysak az. Gayet oturaklı bir özet olan bu iki toplama vesilesi ile, dublelenen bass'ları ve 60'ların sonlarında sıcak Jamaika stüdyolarındaki terli DJ'lerin elinde doğduğundan bu yana sebep olduğu herşeyin "ağırlığı"nı size emanet ediyoruz.
Önünüzde bir yol ayrımı var sevgili mamacılar; ya Dub hakkında tamamiyle öznel, yer yer tutarsız ve emprovize bir yazı okuyacaksınız (ki burdaysanız yüksek ihtimalle okudunuz bile) ya da hemen şu toplamaları "deneyimlemeye" koyulacaksınız :

Hi-Fidelity Dub Sessions Chapter 1

Hi-Fidelity Dub Sessions Chapter 2

Hi-Fidelity Dub Sessions Chapter 3

Hi-Fidelity Dub Sessions Chapter 4

Hi-Fidelity Dub Sessions Chapter 5
karanlık zamanlarda da güneş açar
Şef:
sputnick
on 24 Haziran 2010
/
Comments: (0)

Son zamanlarda fiziksel olarak çok farklı mecralarda bulunsak da, aklımız mütemadi olarak "modern hip hop'u yeniden okumak, düzenlemek, parçalara ayırıp yeniden birleştirmek" başlığı altında gezindi durdu sevgili "mama klasörcüleri". Tüm bu hip hop, sampling, turntablism işlerinin özünün nerelerden beslenip, hangi temeller üzerine köprüler kurduğunu burada bir kez daha kafaya kakmaya lüzum yok; lakin aklımız sürekli (burada da daha evvel birkaç kez bahsettiğimize emin olduğumuz) "yeni dalga yer altı hip hop" öncüleri Climber, Dj Spooky, Manuvers, harikulade Maker, resmen "kaynayan" Qwel gibi isimlere kayıyordu ki, bunlara yepyeni ve en az onlar kadar sağlam bir ikili daha eklendi : Dark Time Sunshine.

Henüz dumanı üzerinde Vessel isimli uzunçalarları ile konuk ettiğimiz Dark Time Sunshine, yukarıda ismini saydığımız öncüllerinin izinde yürüyerek, hatta bazılarının iştiraki (featuring) ile kaydetmiş albümü. Qwel, daha evvel Adam Freeland ile de omuz omuza gördüğümüz Aesop Rock, Nyqwil, DJ Swagg, Toni Hill, Dj Zone (ki kendisi son yılların en heyecan verici turntablistlerinden biri) ve Reva Devito gibi isimler bu iştiraklerin bazıları. Gereğinden de fazla ciddiye alınması gereken bu "turntablism ve sampling kültürü"nü bir adım ileri taşıdığı aşikar olan bu "yeni dalga"cıların herhangi birine daha evvel kulak vermediyseniz, bu sefer sıra sizde. O adımı nereye doğru attıkları mühim. Geleceğimiz içün, geçmişimiz içün, huzurumuz içün...Mühim.
Şef:
sputnick
on 17 Haziran 2010
/
Comments: (0)
"Dubstep, house, intelligent hip hop, ambient taraflarında ayrı ayrı neler oluyor acep?" diyenler için ama daha da mühimi 2010 yılında henüz "işte bu yılın olayı!" diyemeyen mamacılar için, Londra'lı ikili Mount Kimbie karşınızda. Uzun müddettir beklenen ilk uzunçalarlarını Hotflush etikteti ile çıkaran ikiliyi bu vesile ile NME, Uncut ve Les Inrockuptibles gibi mecmuaların sayfalarından evvel mamalıyoruz.
bir tünelin vizyonu
Şef:
sputnick
/
Comments: (1)

"Dubstep, house, intelligent hip hop, sampling, ambient taraflarında ayrı ayrı neler oluyor acep?" diyenler için ama daha da mühimi 2010 yılında henüz "işte bu yılın olayı!" diyemeyen mamacılar için, Londra'lı ikili Mount Kimbie karşınızda. Uzun müddettir beklenen ilk uzunçalarlarını Hotflush etiketi ile çıkaran ikiliyi bu vesile ile NME, Uncut ve Les Inrockuptibles gibi mecmuaların sayfalarından evvel mamalıyoruz...

Son zamanlarda Instra:mental, Four Tet ve Black Sands albümünün Bonobo vokalisti sevgili Andreya Triana gibi oldukça mühim isimlere yaptıkları remixler ve bilhassa gerek Kıta Avrupası gerek Britanya'da sergiledikleri canlı performanslarla bu senenin en "aranılan", en "lafı geçen" hadiselerinden biri olacağı şimdiden aşikar olan Mount Kimbie ikilisini yakın takibe alıyoruz. Dillere pelesenk olmuş canlı performanslarını dinleyebilmek için de tesbih çekmeye devam ediyoruz...
seçenekler
Şef:
sputnick
/
Comments: (0)
"Kitaplar her zaman vardı. Karmakarışık hayatımın tek değişmezleri. En yakın arkadaşım Sutton'ın altını çizdiği gibi, 'bu kahrolası okuma da neyin nesi? Allah aşkına, sen bir zamanlar polistin.'
Tam İrlanda mantığı.
Ona, o zaman da, daha sonra da aynı yanıtı verdim, 'Okumak beni buralardan uzaklaştırıyor.'
Klasik tavırla yanıtladı beni :'Boktan konuşmalar bunlar.'
Daha önce de söylediğim gibi babam tren yolunda çalışırdı. Kovboy kitaplarını severdi. Ceketinin cebinde her zaman okunmaktan eskimiş bir Zane Grey olurdu. Bir gün kitaplarını bana vermeye başladı. Annem, 'Çocuğu hanım evladı ypacaksın' derdi.
Ama annemin duyamayacağı zamanlarda babam, 'Annene aldırma, kötü bir niyeti yok, sen okumaya devam et' diye fısıldardı kulağıma.
'Neden baba?'
Okumayı keseceğimden değil, çoktan bağımlılık haline getirmiştim okumayı.
'Kitaplar sana seçenekler sunar.'
'Seçenek nedir?'
Babamın gözlerinde dalgın bir bakış belirdi,
'Özgürlüktür oğlum.'
Ken Bruen "The Guards" 2007; Türkçesi : "Ahlaksızlar" Kırmızı Kedi Yayınevi, 2008.

1976 tarihli IF albümünde saygıdeğer multi-enstrümantalist Nathan Davis tenor saksofon, soprano saksofon, bas klarnet and flütteki hikayelerini gerçekten şu nem ve sıcakta ihtiyacımız olan cool'lukta bir toplulukla (Abraham Laboriel, George Caldwell, Dave Palmar, Willie Amoaku) kaydettiğinde kimseler bu kaydın, ustanın son plağı olacağını tahmin etmemişti. Koltuğa birden fazla karpuzdan ziyade, fazladan da şekerli sulu kavun, sert şeftali, parlak kiraz, buğulu üzüm, soğuk incir ve bolca da karışık kuruyemiş ila bol buzlu içkiler, meşrubatlar da sığdırarak, "bize seçenekler sunan" Nathan Davis hocaya selam çakmadan geçemiyoruz.
dünyadaki tek kupa
Şef:
sputnick
on 14 Haziran 2010
/
Comments: (1)
2003 yılında, Ludovic Navarre liderliğinde, o seneler popülaritesinin doruklarında olan St. Germain grubunda trompet üfleyen Pascal Ohse, yine Navarre'nin prodüktörlüğünde solo albümünü Soel 'i kaydetti. Albüm her ne kadar büyük St. Germain işlerinin gölgesinde kalsa da, türün meraklıları tarafından hemen ayrı bir yere konuldu.

Zaman: 1960'ların son demleri ila 1970'lerin ortasına kadar olan bölüm. Mekan: Afrika'nın kendisi olmasa da nüfusunun yoğun olduğu suburbanlar. İman: Yer yer Barry White'a ama çokça büyük üstad Isaac Hayes'a çakılan selamlar, gayet sağlam bir Afro-Beat, Blaxploitation ve Nu Jazz kokteyli, cool baslar, wah wah pedalları, yan flütler, melodik spoken word'lerle bezeli vokaller ve Pascal Ohse'nin trompeti...Vuvuzela dinlemekten iyidir.

Zaman: 1960'ların son demleri ila 1970'lerin ortasına kadar olan bölüm. Mekan: Afrika'nın kendisi olmasa da nüfusunun yoğun olduğu suburbanlar. İman: Yer yer Barry White'a ama çokça büyük üstad Isaac Hayes'a çakılan selamlar, gayet sağlam bir Afro-Beat, Blaxploitation ve Nu Jazz kokteyli, cool baslar, wah wah pedalları, yan flütler, melodik spoken word'lerle bezeli vokaller ve Pascal Ohse'nin trompeti...Vuvuzela dinlemekten iyidir.