dört kalaşnikof yeter de artar bile


Nekropsi'yi 1990'ların başlarındaki "sert" Speed Lessons demolarından beri olabildiğince yakın takip ettiğimizin cümle alem farkında... Alemin farkında olduğu bir başka gerçek de topluluğun bilhassa 90'ların ortalarından sonra bambaşka yerlere yelken açtığı olsa gerek. Bu yelkenli tefekkürün sonucu 1997 yılındaki Mi Kubbesi, hadi biraz abartalım, bu toprakların batısından çıkan ve daha da batıdakileri de cebinden kolayca çıkartacak olan, bir garip muhteşemlikte bir albüm idi. Sanırız Nekropsi'nin nefaseti, işin başından beri sadece çağdaşları arasında farklı bir yere oturabilmiş olmaları değil, Replikas gibi "replika" haleflerine bile babacan bir tavırla "gel otur şöyle, az biraz soluklan yeğenim..." edasıyla arka çıkmaları olsa gerek.

İyi ki yine aramızdalar, iyi ki Mi Kubbesi'nden sonraki tuhaf sükunet hali on yıllarca sürmedi. Hem onları canlı dinleyen herkes, bu tuhaf sükunetlerin bir boka yaramadığını da bilir. Bir daha çalın; dört Kalaşnikof!
[vimeo 21776976 w=400 h=293]

Nekropsi - Baba & Erciyes from Kontraplak on Vimeo.

yüreğime düştü ateş


[soundcloud url="http://api.soundcloud.com/tracks/9884849" params="show_comments=true&auto_play=false&color=b35300" width="100%" height="81" ]
grupsesbeats'in ellerine sağlık, yüreklerimiz kor.

tehdit, telkin, tedavi

Plasebonun ne demek olduğuna ve plasebo etkisinin nasıl çıktıığına dair tartışmaların tıp tarihindeki yansımaları çok eskilere kadar gider. Plasebo, genel hekimlik anlayışında “deva” niyetine kullanılan bir şeyin öznel olarak olumlu etkisini ima eder. Bugün tüm tıp dallarında, tanım güçlüklerine ve bilinmeyen içeriğine rağmen plasebo etkisinin varlığı genel olarak kabul edilmektedir; tartışılan yalnızca onun hangi hastalıkta ve hangi ilaçta ne düzeyde bir etkinlik oranına sahip olduğudur.




Plasebo etkisi, hastalıktan hastalığa değişmekle kalmaz, ülkeden ülkeye hatta bölgeden bölgeye değişiklik gösterebilir. Hekimin plaseboya inanması bile plasebo etkisinde rol oynamakta ve onu artırmaktadır. Plasebolar için ilginç olan bir durum da yol açtıkları yan etkilerdir. Plasebo kontrollü birçok çalışmada yan etkiler plasebolarda daha yüksek oranda bulunmuştur.



Grubun kişisel tarihimizde yer tutan tek çalışması Black Market Music, telkin yolu ile tehdidi tedaviye yönelik etkiler bırakıyor. Tehdit ve telkinin git gide muğlaklaşarak tüm organlara sirayeti, tedaviye olan inancımızı zedelemedikçe döndürüp duruyoruz bu albümü. 2000'lerin başlarına mazoşist bir yad ile. Plasebonun bile yan etkiler oluşturduğu an, pesimistliğin (götümserliğin) lüzumunun kalmadığı andır belki de.

gün

h: 24 saat müzik dinleyebilirsin, değil mi?
o: evet. hatta, 24 saat boyunca aynı şarkıyı da dinleyebilirim.

tilkiler konseyi

güney londra'nın karanlık garajlarında bir büyük buluşma: şehrin gece gezen tilkileri thom yorke, burial ve fourtet önce tekinsiz bir sükunetle mirror diyorlar, plağı çevirdiğimizde ise biraz daha hareketlenip ego diyorlar.






fourtet'le burial'ın daha önceki buluşmalarından moth'da da kimya tutmuş gibi geliyordu kulağa ya, işte bu da kapak olsun, diyelim.

merhaba dünya!

Stefan Kozalla'nın toprağı Ludwig Feuerbach "Man is what he eats." demiş.

Uyarlayalım. Kulağımız ne yerse biz de o'yuz.





DJ Koze - Blume Der Nacht, PAMPA Records

[soundcloud url="http://api.soundcloud.com/tracks/4688849" params="show_comments=true&auto_play=false&color=ff7700" width="100%" height="81" ]

tekinsiz sükunet: vol.2




sokağa ve gürültüye dair süzülmüş bir bilgeliğin -ve yeniden- tekinsiz bir sükunetin ürünü: mama'ya daha evvel de konuk olan nicolas jaar kaydediyor da kaydediyor, sonra da bunun adına 'space is only noise' diyor, iyi mi?
kuzey avrupa 'sakinleri'nin ilahiyatla imtihanına dair şaşırtıcı bilgiler edindik ilkgençliğimizde, black metal grupları sağolsun. ateizmin bu denli yaygın olduğu bir yerin varolduğunu bilmek nasıl da heyecanlandırmıştı hepimizi! sonra sert, ahlakçı ve absürd kültür ürünleriyle iştigal ettik yıllarca: lars von trier'inkilerden aki kairusmaki'ninkilere tuhaf bir rotada seyreden -ve seyrettiren- hikayeler oralarda neler olduğunu anlatmaya girişti.

tekinsiz sükunet

adorno/horkheimerci kültür aydınlanmacılığını bırakalı çok zaman oldu: "popüler kültür yekten yozdur; zira endüstriyel üretimin ve dahi dağıtımın yapısı, kültür ürünlerine nüfuz ettiğinde bozar onları" demeye cesaret etmek mümkün değil nicedir. ada'da buna örnek teşkil edecek ve müzik endüstrisinin bokunda boncuk, hatta inci bulmayı mümkün kılacak tuhaf şeyler oluyor. (ne de olsa, yine buraların çocuğu john fowles'un lafzında egosentriklikten öteye giden bir muzırlık var: "çok satan roman iyi olamaz, benimkiler hariç!") aynı minvalde devam eden ve hayli popüler hale gelen bir takım veletin çok sıkı işler çıkardığını görmek, duymak, nicedir içine düştüğümüz karanlık güney londra atmosferini -en azından bir süreliğine- dağıtıveriyor.






james blake, kısa sürede genç bir efsane haline geldi. hakediyor da kerata, zira tıpkı fink'te olduğu üzere (ve fink'in 'piç'liğinden arınmış, daha karanlık sulara açılmış bir halde) pek çok genre'ın süzülmüş halini, yetingen -ama hayli cesur- dokunuşlarla müziğine işlemiş. kimi zaman eni konu gospel geleneğine yaslanan, kimi zaman vocoder numaralarına girişen jimi, arkada akan hayli hazmedilebilir r&b strüktürünü şahane minimal dokunuşlarla electronica'nın alanına davet ediyor. kimi zaman lennon'a, hatta elton john'a uzanan beklendik referanslar bir kenara konursa (hadi, biraz zorlayarak da olsa kapakta tespit ettiğimiz francis bacon referansını da ekleyelim); elemanın ses tonu, sükuneti, dinlerken verdiği huzursuz hüzün, kırılganlık, ve güftelerindeki şairanelik, hala mississippi'nin çamurlu kıyılarından seslenen merhum jeff buckley'i andırıyor -flying lotus'u da dinlemiş bir jeff buckley'i.. biraz da bağımsız damardan akan sufjan stevens, devendra banhart, beck gibi tuhaf tipleri.

ada, yeni dünya'ya sürekli cevap yetiştirmekle uğraşıyor. yahut tersi. her ikisi de iyi gidiyorlar.

seriye bağlanan tek atım






İşin başından beri, hatıratımızı muhtelif musikiler üzerinden kurduğumuzu ve belki de asıl amacın kurulan bu kurgusal "an"ları yeniden yaratmak olduğu hakikatini defahatle tekrarladık. Peki ya belirli bir zaman dilimi kayıt altına alınmasaydı n'olurdu? Herşeyi "ya save edip ya terk ettiğimiz" gerçeği, aciz beynimizin en acıklı faturası ya hani, WARP'un yeni gözdesi Bibio'nun Mind Bokeh gibilerine maruz kaldığımızda bu fatura iyiden iyiye ağırlaşıyor. Bu tip işleri "deneysel folk-tronica" olarak adlandırıp bu terimleri günlük hayatlarında da bir an olsun durup düşünmeden kullananlar zaten bir muamma, naçizane yoldaşınızın takıldığı "an"lar o tek atımlık bir anlık "an"lar...

Olan bitenin bizatihi kendisini, albümün açılış parçası "Excuses"daki melodilere bir "an"lık takılmak olarak tanımladıktan sonra, o takıldığı yere mıhlanan insanlar, müzik endüstrisinin son 20 yılda geldiği şu "one-hit-wonder" meselesini de iyi tanımlayıp açıklayacak insanlardır! "Artık müziği değil, sesleri dinler hale geldik, meramımız budur..." diyen bir dinozor kısmen ne kadar haklı ise de, es geçtiği estetiğin ruhlarımızdaki tezahüründen de o kadar bihaber sanki. Koca bir albüm ile, o albümdeki herhangi bir şarkı arasındaki fark (veya ilişki) nedir hakikaten? Tüm hayatımız ve hatıratımızla, o bütünün içinden akla gelen ilk sahne arasındaki ilişkidir işte o. Değil midir? Bir daha "Excuses..."

soğuk butonlardan sıcak bass tellerine...

yine 90 sonları, 2000 başları gibi 'kafamızı karıştıran seslerin müsebbibi' makamında oturan mühim şahsiyetlerden bir diğeri squarepusher idi, malum. müdür, alıp başını yürümüştü: o ne delilik, ne hazmedilemezlikti, yarabbi! sonradan, emekliliğine yakın, ilk enstrümanına eni konu rücu etmiş, salt bass sedasından ibaret parçalar hediye etmişti küçük alemimize, sağolsun. warp records'dan edindiğimiz bilgiye göre squarepusher emekli olmaktan vazgeçmiş, çalışmaya bir süre daha devam edecekmiş. ruhsuz butonlara basa basa geçirilen yıllardan sonra yanına aldığı çocuklarla -ben uydurmuyorum, kendi anlatıyor- artık bir bando olarak icra edecekler bu tuhaf musıkiyi.. karebasıcımız da bass çalacak -ve daha neler neler kim bilir...





buradan dinlemek mümkün.

cex, cex, ceeeeex!

"2000'e girdiğimizde yanımızda kimler vardı, onlarla neler dinliyorduk?" muhasebesine girişsek, özellikle hüzünlü gecelerde en çok dinlenen parçalar arasında cex'in 'first for wounds'unu ve kıyıcı başlığıyla 'an axe for the frozen sea within her'ünü saymak gerek, herhalde. aradan yıllar geçti, zaman değişti, e tabi cex de değişti. -biz de değiştik elbet.. nicedir herşeyi kendimizi mahvetme malzemesi olarak kullanmıyoruz! :)



o hüzzam makamından okuyan karanlık IDM'in yerini kah dans pistlerini kavuracak funky bir karmaşa, kah tek başına dinlenebilecek bir koyu dantel işi almış. kalabalık, sofistike ve elbette groovy işler var, cex'in yeni ep'si megamuse'da. her satırda, son 11 yılda bohem stüdyolarda ve karanlık dj kabinlerinde olan bitenlere referansları okumak mümkün.

alibaba londra'da.

mama'nın yere bakan yürek yakan, mutedil dalgalı yazarı alibaba, 23 şubat 2011 çarşamba gecesi, victoria station'u sallamaya hazırlanıyor. daha önceki buluşmamızda dönen muhabbetin ayrıntılarını aktarmıştık.



işte, afişte kendileri de pek güzel tasvir etmişler: dub ve deep house öğelerini hipnotik bas yürüyüşlerinin çekip çevirdiği, pistin tozunu attırma gayeli minimal tekno; ama öyle böyle değil, süfli olan karmaşadan arındırılmış, pür-ü pak, sütten bir ak kaşık edasıyla çıkmış bir tekno...


eee, ne demişler, sadık çeviri güzel olmaz, güzel çeviri sadık olmaz...

taze kafalar -yahut thom yorke'un bir modern dansçı olarak portresi



kendilerine ada'da rastlamak henüz nasip olmadı. ama, işte, yeni albüm sofrada. the king of limbs'in atmosferi in rainbows'unkine yakın.

ne ki bu kez beleş değil. hayal kırıklığı? evet, biraz..

dinlemek, dinlemek ve açılmak lazım. henüz deneme sürüşündeyiz. siz de buyurmaz mısınız?

ilk etapta "hadi bir daha dinleyeyim" dediklerimiz lotus flower ve codex oldu ya, hadi hayırlısı. zar atacak değiliz, elbet. radiohead'e dair hissiyatımız malum.

kendi sitelerinde lotus flower eşliğinde dans eden thom'u da izleyebilirsiniz.

kendileri ne içtiyse aynısından istiyoruz. iki duble lütfen. ("duble" denen ölçü, o malzemeye ne kadar müsait, emin olamıyoruz, gerçi...)