Diotima



"Hala Kızları Radyosu

Nazlı işaretparmağıyla burnuma dokununca, "Hem başsavcının hazırladığı iddianame hem de..."diye başlıyordum ki Zeynep uzanıp kulağımı büktü. İkisinin de çok sevdiği cızırtılı sesler çıkararak, gözlerimi çevirerek bir şarkıda durdum: "Ha ha hay dinleyin dostlar benim de artık bir sevgilim var. Hırsından çatlasın düşmanlar benim de artık bir sevgilim var." Neşeyle el çırpmaya başladılar. Nazlı ayağa kalkıp kollarını iki yana açarak birkaç kez çevremde döndü.

Biraz sonra sıkıldılar; ikisi birden sağ kulağıma davrandı. Önce biraz cızırtı, sonra "Pamuk alımlarında hükümetin belirlediği..." Yine sağ kulağıma uzandılar, "Erdemit Van'a bakar içinde..." Sonunda Zeynep dayanamayıp "Şarkı istemiyoruz!" dedi, burnuma bastı. Susup gözlerimi kapadım.
Kısa bir sessizlikten sonra, "Bir roman bir hikaye istiyoruz," dedi.

Nazlı başıyla onayladı, "Ben o istekli kuşu istiyorum!"
"İstekli değil o, iskete kuşu!" diye düzeltti Zeynep; isteklerinin bana ulaşmasını sağlamak için burnuma iyice bastırdı.

"Kamil Fikri'nin 'İskete' adlı hikayesini kaldığımız yerden okumayı sürdürüyoruz."
Zeynep yüzükoyun yere dizlerimin dibine uzandı, Nazlı sol kulağımı büktü, sesimi yükselttim:

"Günler geçmiş ama çocuk isketesinden henüz bir haber alamamıştı. Pencerede bir tıkırtı duysa hemen cama koşuyor, kapı çaldığında bile yüreği ağzına geliyordu. Bazı geceler uyumadan önce haritayı açıp Sinop'un çok uzak olup olmadığını anlamaya çalışıyor..."
Nazlı burnuma bastı, "Sinop uzak mı?"
Zeynep onu azarladı, "Böyle saçma sorular için radyoyu kapatırsan hikaye bitmez ki! Sinop uzak tabii!"
Ben itiraz etmeyince, "Hem de çok uzak!" diye ekledi ve burnuma dokundu.

"Ankara'dan Sinop'a giden yolun yokuş yukarı olduğunu düşünerek üzülüyordu. İsketesinin gücü yetecek miydi?

Böylece günler haftalar geçti. Çocuk çok sevdiği kuşunun ötüşünü, tüylerinin rengini, tek gözünü dikip bakışını neredeyse unutmaya başlamıştı. Bir gün sokakta saklambaç oynarken saklandığı yerde, bir bahçe duvarının arkasında, bir güvercin gelip omzuna kondu. Öyle korktu ki, neredeyse bağırarak kaçacaktı. Biraz sakinleşince güvercinin boynunda bir mektup olduğunu gördü. Güvercini ürkütmekten çekinerek titreyen elleriyle mektubu aldı.

Mektup isketesinden geliyordu. Hemen orada okudu. Sevgili kuşu sağ salim Sinop'a varmıştı.Yolculuğu iyi geçmişti. Yüksekçe bir dağı aşarken bulutların içine girmiş ve hiçbir şey göremediği için biraz korkmuştu. Ama yolların, ağaçların, tepelerin yamaçlarındaki kırmızı kiremitli evlerin ve uçsuz bucaksız maviliğin güzelliği bambaşkaydı. Sonra deniz... Denizi de görmüştü. Daha doğrusu önce duymuştu. Kocaman bir çift kanadın çırpılışı gibiydi.

Çocuk isketesinin mektubunu okurken ötüşünü duyar gibi, tek gözünü dikip baktığını görür gibi oldu. Omzundaki güvercinin uçtuğunu fark etmedi. Güvercin, aç olup olmadığı sorulmadığı için biraz kırılmıştı. Ama çocuk bunu düşünemeyecek kadar heyecanlıydı.

Yine günler haftalar geçti. Çocuk artık güvercinleri gözler olmuştu. Bir sabah pencerede bir tıkırtıyla uyandı. Açıp baktı, boynunda mektupla bir güvercin duruyordu. Mektubu aldı, güvercine biraz beklemesini söyledi. Az sonra ekmek ve suyla geri döndü. Karnını doyurup parmağıyla başını okşadıktan sonra güvercini yolcu etti. Kalbi duracak gibiydi.

Yatağına uzandı, biraz sakinleşince mektubu okumaya başladı. İsketesi Edirne'ye gitmişti. Kıyı boyunca uçmak, bilse ne kadar güzeldi. Su ile toprak arasına bir çizgi çeker gibi. Denizin korkutucu bir güzelliği vardı, bütün kuşları çağırıyordu. Ama toprak daha dosttu, çağırmasına bile gerek yoktu, ağaçları yeterdi.

İskete yolculuğunu, gördüğü yerleri öyle güzel anlatıyordu ki, çocuk defalarca okudu mektubu. İsketenin sağ kanadındaki hafif bir ağrıdan şikayet ettiği cümleyi neden sonra fark etti. Ötüşüne benzeyen cümlelerle kendini kaptırdığından bu şikayeti kavrayamamıştı.

Üçüncü mektup çocuğun ailesiyle çıktığı tatilden dönüşünde geldi. Daha doğrusu kim bilir ne zaman gelmişti de, evde kimsenin olmadığını gören güvercin balkona yuva yapmış, bekliyordu.

Mektup Balıkesir'den geliyordu. Marmara Denizi'nin altında pırıl pırıl yattığı uzun deniz yolculuğunu, güneşin ona eşlik edişini, denizle bir ırmağın birleştiği yerde konaklayışını, sazlıklardaki arkadaşlarının muhteşem korosunu anlatıyordu. Mektup bütün bu güzel şeyleri gölgeleyen bir haberle bitiyordu. Sağ kanadındaki ağrılar artınca iskete bir veterinere gitmek zorunda kalmıştı. Veteriner ona, mektup yazmayı bırakmasını yoksa yakında kanadını hiç kullanamayacağını söylemişti. Kanatların yazmak için değil uçmak için olduğunu hatırlatmıştı. Dolayısıyla bir süre mektup yazamayacaktı.

Çocuk bu habere çok üzüldü. Hem kuşunun uçmasının tehlikeye girmiş olmasına hem de o güzel mektuplarını artık okuyamayacak olmasına.

Aradan aylar geçti. Çocuk gökyüzüne bakmamayı, güvercinleri gözlememeyi öğrendi. Mektupsuz her gün isketesinin iyileşmesi demekti.

Baharın başlarında bir gün okuldan dönerken çantasının üzerine beyaz bir güvercin kondu. Çocuk hemen anladı, sevinse mi üzülse mi bilemedi. Simitçiden bir simit alıp küçük parçalara ayırarak güvercine verdi. Onu yolcu etti. Koşar adımlarla eve gitti, mektubu okumaya başladı. İsketesi..."

Zeynep heyecanla atılıp sol kulağını büktü.
"...bu kez hangi şehirde olduğunu yazmamıştı, çünkü bir kafesin içindeydi. Mektup yazmayı bıraktıktan sonra gerçekten de kanadındaki ağrı azalmıştı. Ama uçtuğu, gördüğü yerleri çocuğa anlatamamak bir süre sonra ona ağır gelmeye başlamıştı. 'Sana anlatamadıktan sonra gördüklerim neye yarar!' diyordu. Kafeste kanatlarına ihtiyacı olmadığından rahatça yazabilecekti. Sahibi arada sırada kafesini dışarı, bahçeye çıkarıyordu. Bahçe ilginç bir yerdi. Birkaç tane iğneyapraklı ağaç, bir asma ve pek çok çiçek vardı. Sahibi de ilginç biriydi. İhtiyar bir adam. Bastonla yürüyordu. 'Sana ihtiyar adamı ve bahçeyi anlatan mektuplar yazabilirim. Hem kim bilir belki sahibim bir gün beni sana getirir,' diye bitiriyordu mektubunu.

Çocuk gözyaşlarını silerek mektubu yastığının altına koydu. Önünde yine beklemeyle geçecek günler, aylar vardı."

Bir süre sustum. Sonra her zamanki melodiyi ıslıkla çalıp, "Kamil Fikri'nin 'İskete' adlı hikayesi burada sonra erdi. Yarın yeni bir programda buluşmak üzere hoşça kalın," dedim.

Zeynep iç çekerek burnuma dokundu.
"Bir daha anlat, hadi bir daha!" diye bağırarak burnuma atıldı Nazlı. "


Aramızdaki En Kısa Mesafe, Barış Bıçakçı

Küfr-i Lisan


“Başlangıçta söz vardı.”
Ardından onun karşısına “blasphemy”yi koydu insanoğlu. Her tanrı kelamına ya da kendini tanrının elçisi, gölgesi, yansıması, -hatta kendisi- yerine koyan muktedirlerin buyruklarına küfürle cevap verdi “sapkın” takımı.
Tarihin motoru sınıf mücadelesi ise yakıtı isyan oldu. Ağızdan, kafadan, kalemden çıkan her küfür ise ateşlemeyi yapacak enerji eşiğini atlamak üzere, tarihe düşülmüş notlar olarak bekleyen birer kıvılcım…
“…sözlerinde kendi kişisel duygularını dile getirir hiçbir şey olmadığı apaçıktı; sanki bir tarihçiydi ve kimseye hakaret etme amacı taşımadan büyük bir soğukkanlılıkla tarihsel bir gerçeği açıklıyordu.”
Çernişevski, “Nasıl Yapmalı?” romanında kendisine "rezil ve yalancı" diyen romanın en "üstün" kişisini böyle betimletiyor, romanın bir başka kişisine.
Ve ekliyor: “Bu sırada hali de öyle tuhaftı ki, ona kızmak gülünç bir şey olurdu. Bu yüzden yapabildiğim tek şey gülümsemek oldu.” 
İşte tarih yapan küfürbaz; kendisine gülümseyeni de, hazmedemeyip cezalandıranı da bu şekilde mimler.
Biz de mimleyelim o zaman ilk mamamızla, tarihe gömülecekleri ağız dolusu bir küfürle.


Küfr-i lisan ettiysem ne mutlu bana…

ilahi


Ciddi hatalar yapıldı. Kültür endüstrisi için bile olsa, bir karakterin ilah mertebesine ne şekilde nasıl getirildiği (veya geldiği) önemli değildi. Asıl mühim olan, hikayenin o mertebeye geldikten sonraki kısmıydı kuşkusuz. Fazla söze hacet olmamasının nedeni de basit; hem "ilah"lıktan, hem estetikten, hem de kulağın açtığı yeni kapılardan bahsetmiyor muyuz? Bu kadın da başından beri hep bunlardan bahsetmiyor muydu?


   

نيكسون بابا

You came Father Nixon
Mr. Watergate
They gave you so many honors
These exploiters of the people.
They festooned the widest path
From Ras-El-Tine to Mecca
So that from there you could go to Accra
And that it could be said he made the pilgrimage.
It was a real traveling circus,
Your benediction Parents of the Prophet.

yeni anılar


Çoğu zaman, pikaptan kasete yapılan seçmeceler gibi, lineer tarih akışı zıddına giderek kulaklarla beraber ruhu da "yenileyen" retro akımı, loş ferahlıklar sağlayabiliyor. Artık hepimizin içerisinde Hornby'in meşhur karakteri Rob Gordon gibi bir karışık dondurma kasesi şefi bulunduğuna göre, e haydi... Nasılsa üzerine bir bardak su içsek, boğazımız ağrımaz.


mesuliyet müzesi


Kökler mevzusunun kafaya sirayeti sadece en eskilerin, en alttakilerin kılavuzluğu ile olmuyor elbet. Kök, bir nebze de hayatın belirli bir dönemine ait plüralist bir seçimin sonucu da olabiliyor. Üzerinde uyunmayan bir yatağa rastgele bırakılmış iPod'un içerisinden, kulağın gidip Fugees'i bulması ve bunu müthiş bir şaşkınlık ve sevinçle karşılaması gibi örneğin. Kök iPod'da değil elbet, Fugees'in The Score'unda saklı.



Yeni Dünya'da, mikrofonu eline alanın Afrika Bambaataa'yı mihenk alması kadar doğal bir şey olmayacağı aşikar. Sonradan Yeni Dünya'ya gayet uyumlu bir şekilde bir yıldızlar topluluğuna dönen Fugees'in, köklerimize sirayet ederek, halen var olanı değiştirme kudretine sahip olduğu da en az o kadar aşikar.  The Score, bir nevi tüm Fugees külliyatının özeti gibiyse, kök de olan biten her şeyin çekirdeği işte. Sessizce kabullenmek yeterli(ydi), fazla kurcalamaya gerek yok(tu).


başka dilde yorulmak!






başka dilde yorulmak!

nerede yorulduğunun ne önemi var, mevzu yorulmak değilse eğer! insan hayatında kaç dilde kendini evinde hissedebilir ve çocukluğunda kaybettiğini sandığı bir kelimeyi başka bir dilde bulmasının imkanı var mıdır? düşündüğümüz dil içine düştüğümüz dil ne yazık ki…”ne yazık ki” seçim şansı elimizde olmayışından, başka bir şeyden değil, aman! peki ya içinde sarhoş olduğumuz dil hangisi? içinde yaşadığımız dile anadilimiz diyoruz da içinde sarhoş olduğumuz dile ne diyoruz beyler? hadi bir el atın buna.
hiçbir dil hiçbir dile çevrilmiyor ne yazık ki, o yüzden bir dil bir insan belki ve her insan ayrı bir dünya. ΠΩΠΩΠΩ! anlaşmak namümkün bu dünyada dilsiz olmadıkça!



ΉΜΟΥΝ ΚΟΥΡΑΣΜΕΝΗ ΓΙΑ ΝΑ ΖΟΥΣΑ ΣΤΗΝ ΑΛΛΗ ΓΛΩΣΣΑ ΑΛΛΑ ΤΩΡΑ ΜΟΥ ΛΕΙΠΕ ΠΟΛΥ! ΕΧΩ ΕΝΑ ΜΕΓΑΛΟ ΚΑΙ ΝΕΟ ΠΑΡΑΘΥΡΟ ΜΕ ΕΛΛΗΝΙΚΑ. ΔΕΝ ΞΕΡΩ ΠΩΣ ΘΑ ΖΩ ΧΩΡΙΣ ΑΥΤΗ! ΠΡΩΤΗ ΦΟΡΑ ΣΤΗΝ ΖΩΗ ΜΟΥ ΑIΣΘΑΝΘΗΚΑ ΑΛΛΟ ΧΩΡΟ OΠΩΣ ΣΠΙΤΙ ΚΑΙ ΟΠΩΣ ΠΑΤΡΙΔΑ! ΙΣΟΣ ΗΜΟΥΝ ΕΚΕΙ ΜΙΑ ΦΟΡΑ ΚΙ ΕΝΑΝ ΚΑΙΡΟ... ΚΑΙ ΝΟΜΙΖΩ ΕΓΩ ΨΑΧΝΩ ΜΙΑ ΛΕΞΗ ΠΟΥ ΛΕΙΠΕ ΟΤΑΝ ΗΜΟΥΝ ΠΑΙΔΙ. ΕΛΠΙΖΩ ΟΤΙ ΘΑ ΒΡΩ ΜΙΑ ΜΕΡΑ!

δυστυχώς είναι δύσκολο να μεταφραστεί κάτι!




15tebir dort



Kafa corba. Itinayla dinleyiniz.

Corto Ramirez - 15tebir dort by corto

pes ses



"Abe bana ne zaman bir e-posta atsa, hazır yiyeceklerşe ilgili sloganları da kullanıyor. Hepsini bir yerde topladım. Liste şöyle:

Yeterli Park Alanı.
Müdürünüze sendikalaşmayı sorun... Yok, sormayın.
Kızartma hamuru kızartması: nefis.
Backlit Plexiglas Levhaları: Mükemmel BB silahı hedefleri
Kedi Maması: Bir Sonraki Seviye
Müşteriler Gereğinden Fazla Peçete Alıyor
E coli. Az Pişmiş Çöreklerde 157 Çeşit Bakteri Ürüyor.
Yaşlı Çalışanlara Kabadayılık Etmek Daha Kolay
Palyaçolardan herkes korkar."

Douglas Coupland, Mikroserfler, 1995.



Douglas Coupland, bazı müziklerde de vücut buldu tabi ki. The Cooper Temple Clause, sadece tek bir parça ile bir açıp bir kapatıyor işte.

cumartesi gecesi ateşi

5. Cadde ile 59. Sokak yakınlarında güçlü bir esinti San Domineco'nun tentelerini kaldırıyor. Barda loş bir ışık. Siyah bolero ceket giymiş bir barmen.
Amanda Graham. Sek martini, dört zeytinli. Kolsuz siyah elbise. Mikimoto incileri. Küçük mermer masanın karşısında Diedre. Manhattan. Buzsuz.

"Paulie er ya da geç öğrenecektir, Mandy."

Amanda içkisini yudumluyor.

"Nasıl?"

"Bir yolunu bulur."

Geçiştiren bir el sallama. 

"Müneccim değil ya."

"Ona benzer bir şey ama. Ve kimin için? Değer mi?"

"Piyano çalıyor. Güzel iş. Bleecker Sokağı'nda."

"Ben de bunu söylüyorum ya."

Amanda ilk zeytinden ufak bir ısırık alıyor. 

"Sence Paulie ne yapar?"

Diedre içkisini yudumluyor. 

"Seni öldürür."

Amanda'nın zeytin tanesi kristal bardağın içine düşüp votka ve vermutu dalgalandırıyor. Bleecker Sokağı'nın yumuşak ezgileri kaygı verici, uyumsuz bir tona bürünüyor.

"Sence gerçekten yapar mı?"

Yağmur, Thomas H. Cook, Manhattan Noir.



70'lerin sarı sıcak tonlarının, ahşap hoparlör süngeri kokusu ile "detective noir" romanlarının saman kağıdı kokusunun birleşiminden kaynaklandığı aşikar. İlk videoda kralı sunan sarışını kimileriniz tanımıştır; Kenny Rogers:


ahşap akşamüzeri masaları


Rai'nin sadece 90'lara ait gelip geçici bir aperatif olduğunu söylediler.  Emile emile kuruyan Kuzey Afrika'nın, dibi düşesice Fransa'daki tezahürüdür diyip, küçümsediler.  Avrupalı birkaç pop yıldızının bir iki albümüne döktüğü çöl baharatıdır; eceli yakındır dediler.

Sağolsun Raşid bunların hiç birine kulak asmadı, The Clash (En sıkı Ankara'lılardan biri Joe Strummer'a bin selam!) yadigarı Rock The Casbah'ı "Rock El Casbah" yaparak cool'luğun kitabını yazdı kitabını!  Öyle bir performanstan böyle bir klip de çıkınca Abidin'e sorulan mutluluk sualleri bile manasız kaldı.

Bir muhattaba, ahşap bir masada, akşamüzeri sükuneti eşliğinde sorulan ağdalı sual "sen mutluluğun resmini yapabilir misin?" olmamalı belki. "Şu arkada sonsuza kadar yürüyecekmiş gibi duran yaylıların hikayesini anlatsana?" olmalı.  Nokta:


sakla onu


"geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar
gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar

denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar"


eskisi kadar


"Kapitalist üretim sistemi, ortaya çıkışından itibaren pek çok gelişme aşamasını geride bırakmıştır ve bırakmaktadır. Bu süreç içersinde kimi zaman ekonomik-politik nitelik sıçramaları yaşarken (emperyalizm gibi), kimi zaman da sadece üretimdeki iş örgütlenmesiyle ilgili aşamalar kaydedilmiştir. Elbette ki diyalektik gereği yaşamın her alanı arasındaki karşılıklı ilişkilenme, iş örgütlenmesi sistemiyle ilgili aşamalara da farklı alanlarda, kültürel, sanatsal, siyasal vb. boyutlar kazandırabilmiştir. Ya da tersinden bakarsak kapitalizmin gelişimindeki belli bir dönemin iş örgütlenmesindeki karşılığı, Fordizm olarak kavramlaşmıştır.

Fordizm kavramına isim babalığı da yapan A.B.D.’li otomotiv sanayicisi Henry Ford, aynı zamanda “üretim bandı” tekniğinin mucididir. Bu teknikle birlikte üretim süreci, doğrusal bir hat üzerinde parçaların sırayla bir araya getirilip monte edildiği bir iş organizasyonu ekseninde örgütlenmiştir. Daha öncesinde tam bir karmaşanın hakim olduğu üretim ve montaj aşamaları, böylelikle üretimi, üretim hızını en üst seviyeye çıkaracak biçimde organize edilmiştir. Bu sayede daha gerçekçi bir üretim planlaması yapılabilmiş, işgücünden de önemli ölçüde tasarruf sağlanabilmiştir.

Ancak bugün fordizm olarak anılan sistem, sadece üretim bandından ibaret değildir. Bant sistemini da kapsayan, seri üretime ait tüm gelişme ve yenilikler, bir bütün olarak fordist sistemi oluşturur. Yine sistemin kurucusu olan Henry Ford, tüm üretimini tek bir modelde (T Modeli) yoğunlaştırmıştır. Böylece geniş ölçekte, tek bir modelin çok ve hızlı üretimiyle bir standardizasyona gidilirken, üretilen otomobilin daha ucuza satılabilmesinin de yolu açılmıştır. Bu tek ve basit modele kafayı öylesine takmıştır ki Henry Ford, artık demode olduğunda bile uzunca bir dönem kendisine köşeyi döndüren bu modelin üretiminde ısrar etmiştir.

Fordist iş örgütlenmesi, büyük çaplı fabrikalarda, üretimin her aşamasının aynı fabrika kompleksi içinde gerçekleştiği, çok sayıda işçinin aynı fabrikada toplandığı, üretimin tek, ya da birkaç modelin çok ve basitleştirilmiş üretimine odaklandığı, üretimin her aşamasında standardizasyonun temel ilke olduğu ve tüm üretim sürecinin üretim bandı üzerinde yoğunlaştığı, ona göre organize olduğu bir üretim sistemidir. Fordist üretimde üretim bandının hızı, üzerinde en fazla yoğunlaşılan temel unsurdur. Bu hız arttıkça verim yükselecek, birim zamanda imâl edilen ürün sayısı artacak, böylece ucuzlayacak; bu arada daha az işçiye gereksinim duyulacaktır. Gerek rekabet edebilmek, gerekse de bir işçiden daha fazla artı-değer sağlayabilmek için tüm dikkat, üretim bandının hızlandırılmasına yoğunlaştırılır. Böylece maliyet azaltılırken, sömürü artırılacaktır.

Fordizm, üretimin örgütlenmesi yönüyle kapitalizm öncesi üretim biçimlerinin reddidir, anti-tezidir. Kapitalizmden önce, tüm üretim alanlarında kişinin yeteneği, becerisi belirleyiciydi. Özellikle zanaatçılıkta, üretimin tüm aşamalarında tek bir usta söz sahibiydi ve ürün, başından sonuna kadar onun elinden çıkıyordu. Her bir ürün, tek tek üretiliyordu. Aynı anda birden fazla ürünün üretilmesi sözkonusu değildi. Bırakalım standart olmayı, her bir ustanın ürününün kendine özgü olması, neredeyse bir kuraldı. Böylelikle ustalar, yaptıkları işe bir anlamıyla imzalarını atıyorlardı.

Kapitalizm ise, bireylerin değil, sınıfın üretimine dayanır. Kapitalizmle ortaya çıkan üretimin toplumsal niteliği de kendini bu noktada gösterir. Kapitalizm öncesi ekonomi biçimlerinde tek tek her bir kölenin ya da serfin üretimlerinin toplamı, toplam ekonomiyi oluşturabilir. Yani tek tek her bir ezilenin üretimi, varolan üretim sisteminin bir modelini oluşturabilir. Ama kapitalist üretim, tek bir işçiye indirgenebilecek, onun üretimiyle açıklanabilecek birşey değildir. Kapitalist üretimde işçilerin yaptığı üretim toplumsaldır. Yani aynı anda birçok işçinin emek-gücünün örgütlü-koordineli hareketi sözkonusudur. Bir fabrikada tornacısından montajcısına, teknik ressamından elektrikçisine, depo hamalından dökümcüsüne, muhasebecisinden temizlikçisine kadar tüm işçilerin aynı anda ve işbölümü temelinde çalışması olmaksızın fabrikanın çalışmasından, üretmesinden sözedilemez. Tek tek her işçi, yaptığı iş ne kadar önemli olursa olsun, sistem açısından belirleyici değildir. İşçiler ancak sınıf olarak, sınıf olabildikleri -o bilinci edinebildikleri- ölçüde kapitalist sistem içersinde belirleyici hale gelirler ve süreci politik sonuçlarına vardırabildikleri oranda da iktidara yaklaşırlar ve onu elde ederler. Eğilim olarak kapitalizm, üretimi basitleştirerek kalifiye işçi ihtiyacını azaltır. Böylece daha düşük ücretle işçi çalıştırabileceği gibi işçiye olan bağımlılığını da azaltmış olur. Geçmiş zanaatçılık üretiminde üreticinin ustalığı en önemli etken iken, kapitalizmde bunun önemi giderek azaltılır ve zaman içersinde sıfırlanır. Kapitalizmin bu yönelimine en iyi karşılığı fordist iş örgütlenmesi vermiştir ve böylece tüm işlevi bir cıvatayı sıkmaya, vb. indirgenen işçi, makinenin bir parçası haline gelirken yaptığı iş hiçbir eğitim, beceri vb. gerektirmemektedir.

Kapitalizm öncesi üretimin bir diğer özelliği de dağınıklığıdır. Her bir sektör ayrı bir yerde yoğunlaşmıştır ve bu nedenle bir üretim merkezinden sözedebilmenin olanağı yoktur. Lonca sistemi tarafından kesin sınırlarla faaliyet alanları belirlenmiş olan zanaatçılar, asla başka bir zanaat kolunda faaliyet gösteremezler, üretim yapamazlar. Oysa kapitalist üretimin fordist modelinde tüm hammaddelerin toplandığı bir fabrikada o ürün için ne gerekliyse hepsi birden üretilir. Ahşaptan yapılmış bir at arabasını marangoza yaptıran birisi, atın koşum takımlarını, dizginleri sayacıdan alırken, arabanın tekerleklerine geçirilecek demiri de demirciye yaptırmak zorundaydı. Oysa fordist üretim tarzında bir ürün, a’dan z’ye tek bir fabrikada üretilir; Fordizmde merkezileşme esastır.

Zanaatçılıkta az sayıda, üzerinde yoğunlaşılmış ürünler ortaya konurken, kapitalizmde çok sayıda, seri, biri diğerinden hiçbir açıdan farklı olmayan ürünler üretilir. Bunun bir yansıması da estetik alanındadır. Zanaatçılık döneminde bir ustanın tüm hünerinin üzerinde cisimleştiği ürünler alabildiğine süslü, nakış gibi işlenmiş ve en makbulü en fazla el emeği içereni iken, kapitalist üretimde tekil ustalardan değil, kitlesel üretim yapan işçilerden olabildiğince daha çok verim almaya çalışan patronlar için üretim ne kadar basit olursa o kadar hızlı ve ucuz olur; Bu yüzden en makbul ürünler alabildiğine sade, düz hatlı ve el emeğinden çok makine üretimine dayalı olmaktadır. Böylece otomobilden binalara, sokak lambasından radyoya kadar tüm ürünler giderek daha sade biçimli, basit yapılı üretilegelmiştir.
Kapitalizmle birlikte feodalizmin reddiyesi temelinde üretimin yeniden örgütlenmesi, fordizmde en uç noktasına varmıştır. Fordist iş örgütlenmesinde işkolları arasında kesin ayrım çizgileri çekilmiştir. Bu tarz bir işbölümü, had safhadaki bir yabancılaşmayı da beraberinde getirmiştir. 

Üretim bandındaki bir işçinin tek bir işlevi vardır: Önünden hızla akıp gitmekte olan nesnelerde tek yönlü olarak, tek bir değişiklik yapmak. İşçinin düşünsel olarak yapabileceklerinin, onun insani anlamdaki diğer üretici kapasitesinin fordist iş örgütlenmesi açısından hiçbir önemi yoktur. O, üretim sürecinde diğer tüm insani özelliklerinden, niteliklerinden soyutlanmıştır. Deyim yerindeyse sadece tek bir işi yapan bir makineye, bir robota indirgenmiştir. Fordist anlayışa uygun olarak geliştirilen ve adına “iş ekonomisi” ya da “endüstri mühendisliği” denen bilim dalları, patronların isteğine bağlı olarak bu “makineyi” en verimli, en hızlı çalıştırabilmenin yollarını araştırır. Bir dönemin sosyalizm uygulamalarında da bu olgunun tüm yönleriyle bilince çıkarılamamasından kaynaklı olarak fordizme benzer üretim organizasyonlarına rastlanılabilmiştir. Revizyonist bloğun yaşadığı, sonrasında onu çöküşe götürecek olan iç krizde, belirleyici olmasa da bu tür olguların da etkisi vardır. Altın çağını ‘60-’70’li yıllarda yaşayan Fordizm, sonrasında üretim örgütlenişi olarak ağırlığını yitirmiş, yerini özünde kendisinin daha farklı bir biçimi olan yeni üretim tarzlarına bırakmıştır."


Tabi ki kimseden ikinci bir "Tundra" vakası bekleyecek durumumuz yok. Yine de Squarepusher, halen oralarda bir yerlerde olduğunu "Ufabulum" diye fısıldadı, bir ufak hatırlatma babında.

Lakin, Fordist bir üretim bandının henüz başlarında, vücudumuzun çeperine yakan bir soğuklukta lazer kesimler yapan sevgili Tom Jenkinson, söz konusu bandın ortalarının da aslında başlarından pek farkı olmadığını "Tundra" diye fısıldamaya devam etmiyor mu?




boza

"...kuzeydeki tepelerin yamaçlarındaki Leopardstown ile güneydeki, Çifte Kayalar ve Üçlü Kayalar'ın arasında bastonuna dayanarak duran Belacqua, yığınla koyun ve kuzunun veremediği o eski günlerin manzarasına atların bir zamanlar katmış olduğu güzellikleri düşünüp yeriniyordu. Her an yeni bir kuzu geliyordu dünyaya; çimenler kızıl plesantalarla kaplıydı, tarla kuşları şakıyor, çitler döne döne uzuyor, güneş ışıldıyordu, gökyüzü Meryem'in şalıydı, papatyalar da oradaydı, her şey yerli yerindeydi. Bir tek gugukkuşu eksikti. İnsanın kafasından Tanrı düşüncesini kolayca silip atamayacağı bahar akşamlarından biriydi."